Uyumak, uyanmak… Hepsi bize insan olduğumuzu hatırlatan şeyler. Eğer sadece id’in dediklerini yapsaydı Âdem; gerek kalmayacaktı bu saçma sapan sevap-günah terazisine. Tanrının kapsiri yüzünden yaratılmış zavallı mahlûklarımız hepimiz. Çünkü o görebileceğin en kibirli varlıktır. Öyle ki kendi kendine 99 tane isim bulmuştur. Zaman sıkıntısı yok. O yüzden düşünmek için çok vakti olmuştur herhalde. Özgüven sorunu var diyorum kendime. Nasıl bir canlı kendisinin takdis edilmesini isteyip, önünde secde ettirir veya sözde yarattıklarını aç bırakır diye soruyorum: cevabın hiç gelmeyeceğini bildiğim halde. Ne zihnimden ne de midemden bir ses gelmiyor. Böyle durumlarda ya başım ağırır ya da iğrençliğe dayanamayan midem isyan ederdi ama bir tek tıkırtı bile yok. Sanki beynim enzimlerime, kalbime ve kendisine durma emri vermiş gibi…
Her sorunun cevabının doğru olduğunu sandığım zamanlarda ki sorularımı hatırlıyorum. Çocukça ve yalın. Cevaplar ise bir o kadar kasvetli. O gün anlamaya başladım ironiyi. Ol dedim kendime. Mutlu ol! Ama olmamış, daha doğrusu olamamıştım. Eğer gerçekten varsa ve beni ‘ol’ diyerek yarattıysa; ‘o’ harfinin üstünde iki nokta unutmuş olmalı dedim. Güldüm, geçtim.
Düşünceler bir uçaktan üzerime düşüyor gibi. Gördüğüm, işittiğim, anımsadığım her şey, başka şeyler çağrıştırıyor. Ben bunu oyun sanıp oynuyordum. Önce bir canlı, nesne, cisim, algı yâda durum düşünüp; onunla alakası olmayan başka bir cisim belirleyip ilişkilendiriyordum. Kan diyordum. Bir saniye sonra da sosyal. Oyunun sonunda zihnimde ki düşünce trenimin sağır edici sesi duyuluyordu. Kan. Et. Yamyam. Yok etmek. Bomba. Patlama. Fizik. Einstein. Zekâ. Sonuç. Açıklama. Kamuoyu. Haberler. Televizyon. Uydu. İnternet. Facebook. Sosyalleşmek. Sosyal insan, sosyal hayvan… Geride sadece sosyal kalıyordu elimde. Haneme kocaman bir puan daha. Oysa biliyordum. Bir galip yada mağlup yoktu. Kendi kendimle oyun oynuyordum. Garip bir durumdu. Mastürbasyon yapmak gibi. Kendi kendini tahrik edip, orgazm etmek gibi. Ben bu oyunla fikirsel mastürbasyon yapıyordum sadece. Unuttuğum ise; geç boşaldığımdı. Hepsi bu. Eğer vereceğim savaşların sonunda gerçekten cennette hurilerle toplu seks fantezilerimi gerçekleştirebileceğime zerre kadar inanmış olsaydım, azılı bir savaş tanrısı olurdum. Dünya renklerini çalıp sadece sıcak kırmızıya boyardım her yeri. Etten kemikten dağlar yaratırdım. Küçükleri kendiliğinden oluşmuştu zaten. Şeytan korkusundan kaçacak yer arardı. Hatta tanrı öldüğümde onu oturduğu yerden düşüreceğimi bildiğinden ölümsüzleştirirdi çürümeye yüz tutmuş bedenimi. Eğer inansaydım cennetine veya korksaydım ateşten; dünyanın ortasına tonlarca C4 yerleştirip, evrenin en güzel havai fişek şovunu izlettirirdim bizi uzaktan izleyen E.T. ve arkadaşlarına. Deccal’ı olurdum insanların. Dünyanın sonunu dünyaya getirdiği için anneme şükran duyardı tüm iblisler. Son bulacağını bilsem evrenin, tanrıyı bile öldürürdüm. Sadistlik olsun diye melekleri sürgün ederdim dünyaya ve ‘yukarıdan baktığınız gibi olmuyormuş değil mi? Birazda siz yiyin birbirinizi’ derdim. Tüm hurilere zebanilerin tecavüz edişini seyrederdim cehennemin ateşinde. Cennet denen kerhane işe yarayabilir artık!…
Oysa çabalamadım hiç. Aptalca geldi her şey. Rekabete olan inancımı yitirdim. Kayıp giden zamanı ilaç sanıp eczane rafında arayan aptallara güldüm. Çünkü zaman; henüz duygusal alzheimera yakalanmamış olan normal insanların unutma çabalarını teşvik etmek amacıyla uydurulmuş kocaman bir savsata. Hiçbir boka çare değil zaman. Eğer ölen birinci dereceden akrabanı unutturabiliyorsa zaman, sevmemişsindir bacaklarının arasından dünyaya merhaba dediğin kadını. O kadar!
İçimde sevgi kırıntısının adı bile yok. 27 yıldır yalnızım. Bir duraktan diğerine gidiyorum sadece. Yalnızlık yürek ister! Odanda ikinci bir ses olmadan, nefesin başka bir nefese karışmadan uyuyamıyorsan yalnız kalamazsın. Kalabalık bir şehrin yollarında yürürken çarpıyorsan hiç tanımadığın telaşlı birkaç kişiye; Times Meydanında ki yılbaşı kutlaması kadar çoğulsun demektir. Düşünüyorum da, yalnızlığımın etten kemikten bir kostümü olsaydı tek yumurta ikizim olurdu ve yalnız kalmak için onu da öldürürdüm. Yalnızlık bir hazinedir. Benim gibi hayatı atın poposunda uçuşan sinekten bile daha az önemseyen adamların tek sermayesidir. Bunu da en iyi tanrı bilmektedir. En güzeli hep kendisine saklamıştır zaten. Yalnızlığı da. Issız adada ki Robinson’a bile tahammülü yoktur. Bu yüzden Cuma’yı musallat eder başına. Benim Cuma’m ise düşüncelerim. Yalnızlığımın ta kendisi!
Uyumak, uyanmak… Bana da insan olduğumu hatırlatan son enstantaneler. Gözlerimin Newton’un elmasının aksi yönünde ki hareketi sonucu her şeyin basit bir uyku olduğunu fark ettim. Sermayemden sadece 3 saat çalabilmiştim ve çocuklar son idam mahkûmunu kaçınılmaz sona hazırlamışlardı.
Tek yapmam gereken ol demekti. Mahvol!
http://www.depresifkalem.com/karalamalar/afil-2/
