

Basit Bir Papağan Olayı
-
Basit Bir Papağan Olayı
“Ceset nerede? Ceset sensin…”
19- yılının ortalarıydı. Ben ve kadim dostum Reşat uzun süredir bu tarz bir sohbet etmemiştik. İstanbul’un şuan için şüphesiz ki en nezih semti olan Florya’da oturmuş, denize baka baka içine iki parmak likör koyduğumuz kahvemizi yudumlarken –kart oyunları ve bunların yakında dijitalleşeceğinden bahsediyorduk. Özellikle şu son günlerde iyice yaygınlaşan Casio saatler ve yerini daktiloya bırakan el yazıları, ne denli haklı olduğumuzu gösteriyordu.
Tam sekiz ay önce Reşat ile Küçükçekmece’deki evimin arka bahçesinde oturmuş ve “tek-çift” adlı oyunu cüzi bir miktar bahsine oynayarak çocukluğumuzu anımsamıştık. Malum oyun şu şekilde oynanıyor: Taraflardan biri eline, masada duran kürdanlardan –kibrit çöpü de olur- belirli bir sayıda alıyor ve karşı tarafta rakibinin elindeki sayının tek ya da çift olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu. O oyunu oynarken Reşat’ın müthiş zekasının farkına varmıştım. İlk el elime tam sekiz tane kürdan aldım ve dostumun vereceği cevabı beklemeye başladım, “Tek,” dedi ve kaybetti. Kazandığım için bir sonraki el sıra yine bendeydi ve bu sefer elime yedi tane kürdan alıp beklemeye başladım, “Tek,” dedi yine Reşat ve kazandı. Şansı yaver gitmeye başlamıştı. Tuhaf… Sakarlığı ve şanssızlığı ile tanınan dostumun bu şekilde kazanması biraz tuhafıma yine oynadığımız kumardaki gibi cüzi miktarda zoruma gitti. Bu kez tahmin etme sırası bendeydi, “Çift,” dedim ve kaybettim. Elinde tam altı tane kürdan vardı. Mesleklerimizden bahsetmek gerekirse, ben ufak bir danışmanlık şirketine sahibim. Stratejik danışmanlık olarak da geçer. Reşat ise günlük bir yerel gazete köşe yazıları ve makaleler yazmakta. Cüziden biraz daha fazla denilebilecek türden miktarda kazanıyoruz kısaca. Danışmanlığın altın kuralı: Başkalarının göremediği –yakalayamadığı ayrıntıları yakalayıp onları karşı taraftakine pazarlamaktır. Ve ben de bu oyun sırasında dostumun fark edemediği bir ayrıntıyı fark ettim: Sekiz, yedi ve altı… Tuttuğumuz kürdan sayısı, her elde bir aşağı düşüyordu böylelikle bir sonraki el Reşat’ın elinde tam beş adet kürdan olacaktı. Bekledim, düşünür gibi yaptım ve “Tek,” deyip yüzündeki talihsiz ifadeyi bekledim fakat gülmeye başladı ve:
“Avcumda tam altı tane kürdan var. Evet… Danışmanlık yaptığını, kimsenin fark edemediği ayrıntıları fark edip dikkatlice çözdüğünü biliyorum ve senin gibi düşünebiliyorum. Peki ya sen, senin gibi düşünebildiğimi biliyor muydun?” dedi ve kahkahalarla gülmeye başladı. İnanılmaz bir hareketti. O andan itibaren, basit bir yazar olarak gördüğüm dostum üzerinde daha fazla düşünmem gerektiğini anladım.
Kahvelerimiz bitti ve kendimce karaladığım birkaç tane şiiri ona sunmak istedim. Ceplerimi yokladıktan sonra onları ceketimde unuttuğumu hatırladım ve izin isteyip, ceketimi almak üzere hole doğru ilerledim. Seyit adında kekeme bir yardımcısı vardı Reşat’ın, evde görememiştim onu. Bu ayrıntıya pek fazla takılmadım ve şiirlerimi alıp, tekrar balkona doğru ilerledim. Salonda, baş köşede asılı bir kafesin içinde olanı biteni anlamaya çalışan Ruben’e baktım ve rutin el hareketimle onu hareket ettirdim. Afrika’dan gelen bu yeşil renk papağanı er ya da geç bir kumar akşamında dostumdan alıp, evime götürecektim. El sallayıp balkonda doğru ilerlerken arkamdan bir şeyler söylemeye çalıştı. Durdum ve dinledim:
“Ce-ce-ce-ce-ce-ce-ce sssset banyoda! Ceset banyoda!” diyordu. “O-o-o-o-o- onu b-b-b- banyo-yo-yo banyoya saklamalıyım… Re-re-re-şat gör-gör-görmeden!” diye de devam etti. Rengim atmıştı. Ufak çaplı bir mide bulantısı ve dizlerimdeki titreme ile balkona yöneldim. Papağanlar konuşma yetisine sahip değildirler. Onlar sadece çevredeki sesleri taklit ederler. Bu konunun uzmanı Reşat’tı. Haftalarca, kuşlar üzerine kurulu bir dergide yazılar yazmıştı. Ona sormam gereken soruları, henüz keşfettiğim zekasına yakalanmadan sormalıydım. Bu benim için zorlu bir sınav olacaktı, bir o kadar da gereksiz. Gereksizdi çünkü, meramı tatmin etme amacıyla soracağım birkaç soru arkadaşlık ilişkimi bitirebilirdi. Seyit, Reşat için oldukça değerliydi. Ona yapacağım dolaylı da olsa bir suçlama, arkadaşlığımızı bitirmeyecek –mesafeyi uzatacaktı. Bu arkadaşlığın komple bitmesi, samimi dostumun sıradan bir tanıdık haline gelmesinden iyiydi. Ufak ve tedirgin adımlarla balkona girdim, geç kaldığımı –merak ettiğini söyledi. Alt tarafı bir parça kağıt alacaktım ceketimin cebinden. Seyit gibi olmasa da kekelemeye başladım, pek fazla üstelemedi, ben de konuyu değiştirip Ruben’i övmeye başladım. Onun zekasından, sesleri taklit etme yeteneğinden falan bahsederken laf arasında,
“Aziz dostum… Bu papağanlar gerçekten insanlar gibi konuşabilme yetisine sahipler mi? Yoksa sadece çevrede duydukları sesleri mi taklit ediyorlar?” diye sordum. Dostumun verdiği cevap, rengimin atmasına ve sahip olduğum tedirginliğin katlanmasına sebep oldu. Papağanlar konuşamıyor, sadece taklit ediyorlarmış. İşitmedikleri bir ses ya da cümleyi söyleme imkanları yokmuş… Şimdiki zaman kipinin rivayetini kullanmaktan nefret etsem de, uzmanı olmadığım konularda ister istemez kullanıyordum. Her neyse… Şanslıydım çünkü dostum şüphelenmemişti. Ben de üzerinde durmadım ve hazırladığımı söylediğim dizilerden birini ona okudum:
Ah, o kız sevmeye değerdi.
Aşk –çocuklukta benim olduğu gibi-
Gökteki melekler kıskanabilirdi bu aşkı.
Ve onun genç yüreği benim ümitlerimin
Düşüncelerimin tüttüğü bir sunak gibiydi.Yanlış kağıdı almıştım. Bunu, dizeleri okumayı bitirdikten sonra fark ettim. Gerçekten bana ait olup olmadığını sorduğunda ise, anın ve üzerinde olduğum eylemin verdiği tedirginlikle, “Bana ait… Tamamı,” şeklinde cevaplamama, yani yalan söylememe sebep oldu. Yıllarca belgesel tarzında yazılar yazmış, makaleleri siyasi –öykü, deneme ve şiirleri ise tarihi olan ve aynı zamanda da milliyetçi bir karaktere sahip olan Reşat’ın Edgar A. Poe’yu tanımayacağını ümit ederek kağıdı pantolonumun cebine koydum. Çok fazla vakit kaybetmiştim. Artık kalkıp, banyoyu incelemem gerekiyordu. Eğer gerçekten orada bir ceset varsa ki olmalı, papağanın bulunduğu odada bu cümleyi duyabileceği,0 ne bir televizyon ne de bir radyo vardı… Zabitleri aramam ve olayı detaylı bir şekilde incelemem gerekiyordu. Çözülemeyen her cinayette kapımı çalan, dedektif bozması komiserlerden önce davranıp onlara haber vermek ve bir papağını görgü şahidi olarak yazmak ilginç bir deneyim olacaktı. Bunları düşünerek kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. Kahvelerimiz bitmişti, üzerime kahve dökme bahanesi ile banyoya gidemeyecektim. Usulca yerimden kalktım ve dostumun iznini alarak banyonun yolunu tuttum. Kahvenin taze olduğunu, midemi bozan şeyin likör olabileceğini söyledi. İlk içişte çarpıyormuş… Mantıklı bir bahane ararken bunun Reşat tarafından bulunması daha da ilginçti. Kısacası kalktım ve sürekli aynı cümleyi yineleyen Ruben’in yanından geçip banyoya doğru hareketlendim. Kapısı kapalıydı. Nezaket gereği tıklattım, ses gelmedi. Bir daha tıklattım kapıyı. Tahmin ettiğim manzara ile karşılaşmayı olabildiğince geciktirmek istiyordum. Üçüncü, dördüncü ve beşinci tıklatışımda da içeriden ses gelmeyince mecburen kapıyı açtım ve kısık gözlerle içeri girdim.
Etrafta kan izi yoktu. Küvetin etrafını saran perdeyi araladım, gözlerim kapalıydı. Önce sağ, sonra sol göz kapağımı yavaşça kaldırdım, son saatlerini yaşayan bir kelebeğin kanadı gibi titriyordu. Kirpiklerimin hareketi, arıkuşunun kanatlarına benziyordu. Küvet temizdi… Banyo kare şeklinde bir yapıya sahipti. Kapıdan girdikten sonra sağda beyaz küçük bir kirli sepeti, solda lavabo ve üzerinde ayna –tam karşıda ise küvet vardı. Ayrıca küvetin kapıya bakan kısmında bir a4 kağıdın yarısı boyutuna eş değer bir ayna bulunmaktaydı. Gözlerimi açtıktan sonra fark ettiğim ilk şey bir enkazdan farksız olan tenim ve yüz ifademdi. İkincisi ise; elinde ufak bir bıçakla aynadan bana bakan, bahçe eldiveni takmış Reşat’tı. Ellerim zaten titriyor, rengim zaten kireç gibi ve kalbim zaten… Ciddi anlamda umduğumu bulduğumu düşünmüştüm. Banyodan içeri girerken tek umudum, papağanın yalan söylüyor oluşuydu. Öyle de olmuştu. Şimdiki manzara ise, ilkinden daha korkunçtu. Neyse ki beni öldürmeyeceğini, onun bir katil olamayacağını biliyordum.
“Poe…” dedi, “Çok severim…” diye de bitirdi cümlesini. Banyodan çıkacak ve ona neden yalan söylemek zorunda olduğumu ve tedirginliğimin sebebini anlatacaktım. Ona hala sırtım dönüktü ve olanları ayna yardımıyla seyrediyordum. Banyodan çıkmak için dönmeye kalktığımda ise omzumdan tuttu ve “Böyle iyi… Aynadan bak yüzüme…” dedikten sonra olanların ya da birazdan olacakların düşündüğüm gibi gelişmeyeceğini anladım.
“Papağan, demin çok tuhaf şeyler söyledi. Ben de meraklanıp banyoya bakayım dedim. Mesleki yıpranma işte. Polis ve dedektiflerle çalışınca ister istemez onlar gibi düşünmeye başlıyor insan. Sen neden buradasın? Daha doğrusu elindeki o bıçak o eldiven… Reşat Bey ne oluyor?” dedikten sonra dudaklarını büzdü ve kafasını sallamaya başladı, “Resmiyet he..” dedi ve ekledi:
“Biz eski dostuz B- o unvan da nereden çıktı? Yapma lütfen,” mimikleri, ses tonu beni iyice korkutmaya başlamıştı.
“Sözümü kesmeden dinle lütfen B- Bey,” dedi alaycı bir üslupla, “Bizim Seyit. Birini öldürmüş. Biliyorsun, kendi kendine konuşma gibi bir huya sahip. Ayrıca kekeme… İşte Seyit, yine kendi kendine konuşurken daha doğrusu konuşmaya çalışırken Ruben, sevgili papağanım bunu duymuş ve tekrarlamaya başlamış, tabii sen de bunu duydun ve dediğin gibi mesleki yıpranma ile gidip kontrol etmek istedin, derken karanfil elden ele…” Cansever, çok severdik… “Bak, bu da benim şiirim. Nasıl? Güzel mi?” dedikten sonra aklının yerinde olmadığı fikrine iyice inanmaya çalıştım. Anlamadığını düşündüğüm onca şüpheli hareketimin farkına varmıştı. Bir kez daha zekasına hayran oldum. Zekasına hayran olmam, benim de zeki olduğum gerçeğini değiştirmeyecekti. Ne yapmaya çalıştığını anlamıştım.
“Kimi öldürmüş Seyit…” dedikten sonra sağ tarafımda, böbreğimin olduğu kısımda bir yanma hissettim. Reşat’ın yüz ifadesi hala aynıydı, vücudumdan akan kanlar yere damlarken, “Seni…” dedi.
“Yıllardır yanımda çalıştırdığım adam, benim en yakın dostumu öldürmüş ve onu küvete atmıştı! Olacak iş mi? Daha da kötüsü onun yani dostumun danışmanlığı olmadan çözülebilmiş tek bir cinayet bile yoktu, o ve şirketi –ülkenin en köklü ve namı en derin kuruluşuydu. Peki ya bu cinayet nasıl aydınlanacaktı? Kendi cinayetini de aydınlatamazdı ya?”
Ses tonu… Cevabını bildiği soruyu soran bir ebeveyninkinden farksızdı. Dediğim gibi, ben de pek aptal biri sayılmazdım. Beni öldüreceğini, suçu Seyit’in üstüne atacağını ve Ruben’in söylediklerini delil gösterip, bu cinayeti tek başına çözeceğini anlamıştım.
“En çok da ne zor oldu biliyor musun?” diye sordu… Cevap veremeyecek durumdaydım, konuşmaya devam etti:
“Ruben’in yanında günlerce kekeme taklidi yapmak ve o cümleleri tekrarlamak,” dedikten sonra sırıttı ve konuşmaya devam etti, “İnanabiliyor musun? Bu cinayeti çözecek ve senin görevini devralacağım. Zavallı Seyit ise olanlardan bihaber, arka bahçeyi kazacak yarın –sana rahat bir yatak hazırlayacağını ve o kazdığı çukurun aleyhine delil olarak kullanılacağını bilmeden… ‘Fidan,’ diyelim biz. Nasıl? İyi mi?”
Benim işimi, beni öldürerek ve bu olayı çözerek çalacaktı. Bu dayanılmaz acıyı, böbreklerimden gelen fiziksel acı bastırdı. Bıçağı içimden çıkardı ve elini omzumdan çekti.
“Neden?” diyebildim… “Merak etme,” dedi, “Şu iş çözüldükten sonra, bu yaşananları senin ağzından kaleme alacağım,” dedi ve beni küvete itti.
Kerem Yükseloğlu
-
sen mi yazdın bunu hocam? oldukça beğendim.
hem kısa olması, hem yeterli detaylar vermen oldukça okunabilir yapmış. hiç sıkılmadım.
kafana sağlık.
-
cc papağan zannettim ( kopyalama )
-
Güzelmiş hocam eline sağlık :)
-
mesajım bulunsun sonra okucam