Döküman(İstek)
-
arkadaşlar elinde devrimler-devrimcilik-komunizm-ve bu tarz sistemlerin bulundugu döküman varsa paylaşabilecek olan varmı?teşekkürler iyi geceler herkese
-
-----------------------------------------------------------------------------------
ATATÜRK'ÜN DEVRİMLERİ
Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlanıp, ulusal bağımsızlık ve özgürlüğün sağlanmasından sonra Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde, Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyine yükseltmek amacıyla siyaset, kültür, toplum, vb. alanlarda girişilen ve her biri bir devrim niteliği taşıyan yenileştirme hareketlerine girişildi. Bu girişimlere Atatürk Devrimi, Atatürk İnkılabı, Türk İnkılabı ya da kısaca İnkılaplar da denilen Türk Devrimi, ülke yaşamının bütün alanlarını ilgilendirmekle birlikte genel olarak beş bölümde incelenebilir: Siyasal alandaki devrimler (saltanatın kaldırılması, cumhuriyetin ilanı; hilafetin kaldırılması); hukuk alanındaki devrimler (Şeriye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması; Medeni Kanun'un kabulü; Ceza Kanunu'nun kabulü); din alanındaki devrimler (laikliğin kabulü; hutbe ve dualar ile ezanın türkçeleştirilmesi; tarikatların kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması); toplumsal alandaki devrimler (kadın haklarının tanınması; şapka ve kıyafet devrimi; takvim, saat ve ölçülerde değişiklik; soyadı yasasının kabulü); eğitim ve kültür alanındaki devrimler (eğitim ve öğretim devrimi; harf devrimi; halkevlerinin kuruluşu; tarih anlayışında gerçeğe dönüş; dil devrimi).
Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922). Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında kurulan (23 Nisan 1920) Türkiye Büyük Millet Meclisi, halktan kopuk Osmanlı yönetiminin yanında, halkın içinden seçilen temsilcileriyle "halk iradesi"nin gerçek temsilcisi olmuş, iyice eskimiş ve yıpranmış kişisel saltanatsa, TBMM'yi, yani ulusun egemenliğini tanımamasının yanı sıra, Sevr Antlaşması'nı imzalamış, düşmanla işbirliği yapıp, çıkarttığı ayaklanmalarla Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı engellemeye çalışmıştı. 23 Nisan 1920'den başlayarak ulusal egemenliğe dayalı devletin kurulmasıyla kişisel saltanata kalkmış gözüyle bakan Mustafa Kemal, İtilaf Devletleri'nin Lozan Barış Konferansı'na Ankara Hükümetinin yanı sıra Osmanlı Hükümeti temsilcileri de çağırmaları üstüne, 1 Kasım 1922'de TBMM'de yaptığı konuşmada ulus akla aykıı olduğunu belirterek,saltanatın kaldırılmasını istedi. Milletvekillerinin ateşli konuşmalarla Atatürk'ü desteklemelerinden sonra, saltanatın İstanbul'un işgal tarihinden (16 Mart 1920) başla-yarak kalkmış olduğu oybirliğiyle kabul edildi. Saltanatın kaldırılmasıyla Padişahlık Sıfat kalkan Mehmet VI Vahdattin de, 17 Kasım günü İngiliz Komutanlığına başvurarak, bir İngiliz zırhlısıyla İstanbul'dan ayrıldı.
Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923). Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Barış Anlaşması'nın ardından TBMM'de en çok tartışılan konulardan biri, yeni devletin niteliği sorunuydu. Kendisi bir hükümet olan TBMM'nin ayrı bir hükümeti ve bu hükümet yönetecek bir başbakanı bulunmaması, meclis içinden bakanların seçiminde adayların gerekli oyu sağlamakta güçlük çekmeleri, sürekli sorunlara yol açmaktaydı. 27 Ekim 1923'te Ali Fethi (Okyar) Bey başkanlığındaki hükümetin istifası ve Cumhuriyet Halk Partisi grubunun yeni hükümet listesi üstünde anlaşmaya varmaması üstüne, Atatürk 28 Ekim gecesi arkadaşlarını toplayarak sorunun gerçek çözümüyle ilgili düşüncesini açıkladı ve İsmet İnönü'yle o gece, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı. Ertesi gün TBMM, yapılan işin "çoktan doğmuş olan çocuğun adını koymak" olduğunun milletvekillerine açıklanmasından sonra, saat 20.30'da Anayasa değişikliğini kabul ederek cumhuriyeti ilan etti ve oybirliğiyle alınan bu karardan sonra cumhurbaşkanı seçimine geçeek, gene oybirliğiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı seçti.
Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924). Saltanatın kaldırılmasından ve Mehmet VI Vahdettin'in İstanbul'dan ayrılmasından sonra, TBMM'nin 18 Kasım 1922'de halife seçmiş olduğu Abdülmecit Efendi, eski rejim yanlılarının tek umudu haline gelmiş, bundan güç alan Abdülmecit Efendi de, yeniden törenler düzenlemeye, demeçler vermeye bazı İslâm ülkelerinin kendisine bağlılık bildirmeleri üstüne, İslâm dünyasının önderi tavrı takınmaya başlamıştı. Bu durumun yeni kurulmuş cumhuriyet yönetimi için tehlikeli olabileceğini kavrayan Atatürk, İzmir'deki ordu tatbikatları sırasında ordu komutanlarına hilafetin kaldırılması konusunda düşüncesini açıklayıp, yasanın meclis gündemine getirilmesini kararlaştırdı. 1 Mart 1924'teki bütçe görüşmelerinde halifeye ve Osmanlı hanedanına verilecek ödenek konusunun gündeme getirilmesinden sonra, 3 Mart 1924't kabul edilen yasayla, halifelik kaldırılıp, ilerde saltanat ve halifelik iddiasında bulunmamaları için Osmanlı hanedanı üyelerinin de yurt dışına çıkarılmaları kabul edildi.
Şeriye ve Evkaf Vekâleti'nin kaldırılması (3 Mart 1924). Şeriat hükümlerine dayalı Osmanlı hukuk düzeninin yeni Türk toplumuna uyarlanamayacağının anlaşılması sonucunda, TBMM'nin hilafetin kaldırıldığı gün Şeriye ve Evkaf Vekâletini'ni de kaldırmasıyla (3 Mart 1924), Türk hukuk sisteminde yeni düzenlemeler yapılması gereği de açıkça ortaya konmuş oldu. 20 Nisan 1924 tarihli ikinci Anayasa'yla birlikte, hukuka ilişkin bir dizi yasa yürürlüğe girdi.
Medeni Kanun'un kabulü (17 Şubat 1926). Osmanlı İmparatorluğu döneminde hukuk işleri din kurallarına göre yönetilmekte olduğundan, çağdaş toplumlar düzeyine erişmek isteyen Türk toplumunun temel gereksinmelerinin, söz konusu hukuk yapısıyla karşılanamayacağı anlaşılmıştı. Tanzimat Dönemi'nde hazırlanan Mecelle, bazı yenilikler getirmekle birlikte, kişilerin hak ve borçları, aile kurumu, işleyişi ve sona ermesi, mülkiyet ilişkileri, miras sorunları, kiralama, satın alma, ödünç verme, vb. ilişkiler açısından, gerçek bir Medeni Kanun sayılamazdı. Bu nedenle İsviçre Medeni Kanunu örmek alınarak hazırlanan Medeni Kanun, 17 Şubat 1926'da TBMM'de kabul edilerek, yürürlüğe kondu. Bunu, öbür temel yasalar ile, ceza hukuku alanındaki boşlukları gideren Ceza Kanunu'nun kabul edilip (1 Mart 1926) yürürlüğe konması izledi.
Tarikatların kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması (30 Kasım 1925). Başlangıçta yalnızca din konularıyla ilgilenen, farklı düşünce sistemleri geliştirerek taraftarlarını çoğaltmaya çalışan tarikatlar, zaman içinde siyasal olaylarda etkili rol oynamaya, çıkarılan tehlikeye düştükçe halkı ayakandırmaya koyulmuşlardı. Bu etkinliklerini cumhuriyetin ilanından sonra da sürdürmeye kalkışmaları ve Menemen Olayı, Şeyh Sait Ayaklanması gibi şeriattan yana ayaklanmalara yol açmaları üstüne "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti her alanda doğru yolu gösterecek, uyaracak güçtedir. Biz uygarlığın bilim ve fenninden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız" diyen Atatürk'ün sözleri ışığında harekete geçilerek, 30 Kasım 1925'te çıkarılan yasayla tekkeler ve zaviyeler kapatıldı.
Laikliğin kabulu(1928-1937). Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Vekâleti'nin kald?r?larak Şeriye ve Evkaf Vekâleti'nin kaldırılarak yalnızca din işleriyle uğraşacak Diyanet İşleri Bakanlığı'nın kurulması, tarikat ve zaviyelerin kapatılması aşamalarından geçen laikliğin tam anlamıyla yasal tabana oturtulması için, 1924 Anayasası'nda yeralan "Türkiye devletinin dini İslâm'dır" deyimini tartışmaya koyulan TBMM, 10 Nisan 1928'de Anayasa'nın ikinci maddesini değiştirip, 16. ve 38. maddeler gereğince milletvekilleri ile cumhurbaşkanlığının ant içerken söylemek zorunda oldukları "vallahi" sözcüklerini maddelerden çıkardı. Ayrıca, 26. maddededi "ahkâmı şeriyenin tenfizi" sözcükleri de Anayasa'dan çıkarıldı. İnananların ibadetlerini kendi dilleriyle yapmalarını doğal bir hak olarak gören Mustafa Kemal'in, aydın din adamlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, 3 Şubat 1928'de hutbelerin Türkçe okunmasının kabul edilmesini, dualar ve ezanın Türkçeye çevrilmesi aşamaları izledi. 5 Şubat 1937'de Anayasa'n?n ikinci maddesinde laiklik ilkesine yer verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olduğunun yazılmasıyla, laiklik devrimi tamamlanmıs oldu.
Kadın haklarının tanınması (1930-1933 ve 1934). Osmanlı toplumunda hemen hiçbir toplumsal ve siyasal hakkı bulunmaya kadınlara Medeni Kanun'la bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, siyasal haklar açısından bir değişiklik yapılmamıştı. Atatürk'ün girişimiyle kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılarak, 1930'da belediye seçimlerinde seçme, 1933'te çıkarılan Köy Kanunu'yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934'te Anayasa'da yapılan bir değişiklikle de milletvekili seçme ve seçilme haklarının tanınmasıyla, Türk kadını o yıllarda Avrupa devletlerinin çoğundaki kadınlardan daha ileri haklar elde etti ve çok geçmeden toplumda erkeklerin çalıştığı her alanda yerini aldı.
Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925). Ülke halkını her alanda çağdaş ve uygar düzeye çıkarabilmek için değişiklikler tasarlarken, dış görünüşüyle de bunu vurgulaması gerektiğine inanan Mustafa Kemal'in, 25 Ağustos 1925'te Kastamonu'ya yaptığı bir gezide başına şapka giyip, "Buna şapka derler" diye halkı şapka giymeye özendirmesinden sonra, 25 Kasım 1925'te Şapka Giyilmesi Hakkındaki Kanun çıkarılıp, dinsel giysilerle sokakta gezilmesi yasaklandı.
Takvim, saat ve ölçülerde değişiklik (1925 ve 1931). Cumhuriyet döneminden önce Batı uluslarından ayrı takvim, saat, sayı ve ölçülerin kullanılması, hafta tatillerinin cuma günü olması, takvimin başlangıcı olarak Hazreti Muhammet'in Mekke'den Medine'ye göç ettiği tarih olan 622 yılının alınması (hicri takvim), sayı olarak eski sayıları, ölçü olarak da okka, dirhem, arşın, endaze, vb. ölçülerin kullanılması, Türk toplumu ile Batı toplumları arasındaki ilişkilerde büyük karışıklık ve güçlüklere yol açmaktaydı. 26 Aralık 1925'te miladi takvimin kabul edilip, alaturka saat yerine Batı'da kullanılan alafranga saatin kabul edilmesiyle, 23 Mart 1931'de çıkarılan yasayla da gram, kilogram, ton, metre, kilometre gibi ölçülerin benimsenmesiyle, bir yandan Batı ülkeleriyle ilişkiler kolaylaştırılırken, bir yandan da yurdun her yerinde tutarlı bir ölçü ve ağırlık düzeni kurulmuş oldu.
Soyadı yasasının kabulü (21 Haziran 1934). Soyadı bulunmamasının günlük yaşamda yarattığı güçlük ve karışıklıkların önüne geçmek amacıyla 21 Haziran 1934'te çıkarılan yasayla, her Türk kendine uygun bir soyadı almakla yükümlü kılındı. 24 Kasım 1934'te çıkarılan bir yasayla da TBMM Mustafa Kemal'e Atatürk soyadını verdi. Aynı yıl çıkarılan bir başka yasayla ayrıcalıkları belirten eski unvanların yasaklanmasıyla, yasalar önünde eşitlik ilkesinin gerçekleştirilmesinde önemli bir adım atılmış oldu.
Eğitim ve öğretim devrimi (3 Mart 1924). Osmanlı toplumundaki medreseler ile iptidai, rüştiye, idadî türünde okulların toplumun gereksinme duyduğu elemanları yetiştirme açısından özellikle sayı bakımından yetersiz kaldığını gözleyen, eğitimin önemini yaptığı konuşmalarda sık sık vurgulayan Atatürk'ün yol göstericiliği altında TBMM, eğitim ve öğretim işlerini Milli Eğitim Bakanlığı'na verip, 3 Mart 1924'te çıkardığı Öğretimin Birleştirilmesi yasasıyla, mahalle mektepleri ve medreseleri kaldırdı. Anadolu'nun çeşitli kentlerinde meslek okulları, teknik okullar, öğretmen okulları, ortaokul ve liseler açılırken, çıkarılan Üniversiteler Kanunu'yla Darülfünun kaldırılıp, yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu.
Harf ya da yazı devrimi (1 Kasım 1928). Öğrenilmesi son derece güç olan Arap abecesinin okuryazar sayısının artmasını engellediğini, ayrıca Türkçe sesleri dile getirmede güçsüz kaldığını anlayan Atatürk'ün, 1926'dan başlayarak yaptırdığı araştırmalar sonucunda, Türkçe'nin yapısına en uygun abece olduğuna karar verilen Latin abecesi alınıp, yeniden düzenlenerek, 1 Kasım 1928'de çıkarılan Türk Harfleri Hakkında Kanun'la yürürlüğe kondu ve Atatürk'ün kendisinin de katıldığı yaygınlaştırma çalışmaları sonucunda, kısa süre içinde benimsendi.
Tarih anlayışında gerçeğe dönüş (12 Nisan 1931). Osmanlı döneminde tarihçilerin aşağı yukarı yalnızca yaşadıkları dönemin olaylarını yazıya geçirmekle yükümlü olmalarından ötürü, Türklerin eski tarihlerine ilişkin çalışmalar yok denecek kadar azdı. Türkiye Cumhuriyeti'nin "önceki bütün Türk devletleriyle tarihsel bağı" olduğu, "dünya uygarlığının oluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının önemli payı bulunduğu" görüşünden yola çıkan Atatürk'ün öncülüğünde yapılan çalışmalar, 12 Nisan 1931'de, sonradan Türk Tarih Kurumu adını alan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'nin kurulmasıyla sonuçlandı.
Dil devrimi (12 Temmuz 1932). Osmanlılar döneminde aydınların büyük ölçüde farsça ve arapça sözcük ve dilbilgisi kuralı içeren Osmanlıca'yı kullanmalarından ötürü, aydınlar ile halkın dil bakımından birbirlerinden kopmuş olmaları, cumhuriyetöncesindeki dönemde de bazı aydınları rahatsız etmiş, Selanik'te çıkarılan (1911) Genç Kalemler dergisinde "Yeni Dil" hareketi başlatılmış, ama dilde yabancı sözlüklerden yeterli bir arınma sağlanamamıştı. Türkçe'nin özleştirilerek yeni Türk abecesiyle dünyanın en zengin dillerinden biri haline getirilmesini amaç alan Atatürk, 12 Temmuz 1932'de, sonradan Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ni kurdurarak, Türkçe'nin gerçek bir bilim, edebiyat ve sanat diline dönüşmesi çalışmalarını hızlandırdı.--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
-
komünizm Komünizm fikri Batı düşüncesinde Marx'tan ve Engels’ten çok önce oluşmuştur. Antik Yunan’da zaten komünizm mülkiyet gelmeden önce toplumun tam uyum içinde yaşadığı, insanlığın “altın çağına” dair bir mitolojiyle ilişkilendirilirdi. Kimileri Platon’un Devlet adlı eserinin ve diğer antik kuramcıların bir çeşit komünal yaşam içinde komünizmi savunduğunu belirtir. Pek çok erken Hıristiyan mezhebi (ve Elçilerin İşleri bölümünde de belirtildiği üzere özellikle erken dönem Kilise), Kolomb öncesi Amerika’daki yerli kabileler komünizmi komünal yaşam ve ortak mülkiyet biçiminde uygulamışlardır.
16. yüzyılda İngiliz yazar Thomas More Ütopya adlı incelemesinde, ortak mülkiyet üzerine kurulu bir toplumu tasvirlemiştir. 17. yüzyılda komünist düşünce İngiltere’de tekrar tartışma konusu oldu. Eduard Bernstein 1895’te yazdığı Cromwell ve Komünizm adlı eserinde İngiliz İç Savaşı içindeki grupların, özellikle de Kazıcıların (Diggers) açıkça komünist, tarıma dayalı düşünceleri desteklediğini ve Cromwell’in bu gruplara yaklaşımının olsa olsa değişken, sıklıkla da düşmanca olduğunu iddia eder.
Özel mülkiyet fikrinin eleştirisi 18. yüzyıl boyunca süren Aydınlanma döneminde de, Jean Jacques Rousseau gibi düşünülerle devam etti. Robert Owen gibi “ütopyacı sosyalist” yazarlar da bazen komünist sayılırlar.
Karl Marx insanlığın klasik toplum, feodalizm ve şimdi içinde bulunduğu kapitalizm dönemine yükselmesinde ilkel komünizmi ilk ve asıl çıkış noktası olarak görür. Ardından sosyal evrimdeki sonraki adımın komünizme geri dönüş olacağını gösterir ancak bu insanlığın zaten deneyimlediği ilkel komünizmden çok daha yüksek bir seviyede olacaktır.
Komünizm çağdaş formunda 19. yüzyılın işçi hareketiyle birlikte Avrupa’da yükseldi. Bu sırada Sanayi Devrimi ilerliyordu. Sosyalist eleştirmenler kapitalist iktisadın uygunsuz koşullarda şehirdeki fabrikalarda çalışan işçiler olan proletaryayı ve zengin ile yoksul arasında giderek açılan bir uçurumu ortaya çıkardığını gördüler.
komünistlik, sosyal örgütlenme üzerine bir kuramsal sistem ve üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı bir politik harekettir. Komünizm sınıfsız bir toplum yaratma amacındadır. 20. yüzyılın başından beri dünya siyasetindeki büyük güçlerden biri olarak modern komünizm, genellikle Karl Marx'ın ve Friedrich Engels’in kaleme aldığı Komünist Manifesto ile birlikte anılır. Buna göre özel mülkiyete dayalı kapitalist toplumun yerine meta üretiminin son bulduğu komünist toplum geçecektir.
Komünizmi savunan akımlar arasında en yaygını Leninizm (Marksizm-Leninizm)'dir. Marksist Leninizm'e göre komünizme giden süreç burjuvazinin ortadan kalkmasını sağlayacak olan proletarya diktatörlüğüyle başlatılacak ve ardından komünizmin hazırlayıcısı sosyalizm aşamasına geçilecektir. Marksist kuramda son aşama olan komünizmin gerçekleşmesiyle devlet ortadan kalkacaktır.
Leninizm dışında iki komünist akım daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki Marksizm'in temel görüşlerini benimseyen fakat Leninist modelle komünizm hedefine ulaşılamayacağını iddia eden sol komünizm veya konsey komünizmi olarak adlandırılan akımdır. Lenin'in "Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı" adlı eserine cevaben yazılan Herman Gorter'in "Yoldaş Lenin'e Açık Mektup", Gilles Dauvé ve François Martin'in "Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı" isimli kitaplar bu akımın takipçilerinin yarattıkları eserlerdir.
Diğer bir komünist akım ise anarşist komünizm'dir. Anarşizmin bireyci ve kolektivist akımlarından ayrılan anarşist komünizm fikri, komünizme devlet aygıtını ele geçirerek geçilebileceğini reddeder ve bunu savunan Marksizm'i eleştirir. Peter Kropotkin, Nestor Makhno, Errico Malatesta, Carlo Cafiero anarşist komünizm düşüncesinin temellerini atan düşünürlerden ve eylemcilerden bazılarıdır.
Komünizm henüz hiç uygulanmamış ve kuramsal düzlemde kalmıştır.
-
DEVRIMCILIK
Devrim sözcüğünün anlamı; kısa sürede meydana gelen köklü değişiklikler demektir. Bu sözcük anlamından esinlenerek devrimi; Devlet eliyle ülkenin sosyal hayatının ve kurumlarının akla yakın ve ölçülü yöntemlerle köklü bir şekilde yenileştirilmesidir, şeklinde tanımlayabiliriz.
Atatürk, kendi ana düşünce ve eylemlerine uygun olarak devrimi şöyle tanımlamaktadır:
"Türk Ulusu'nu, son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerlerine ulusun en yüksek uygarlık gereksinimlerine uygun olarak ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları kurmuş olmaktır."
Ayrıca Atatürk "Devrimler için, "Atatürk Devrimleri" denilmesini iyi karşılamaz ve "Türk Devrimi" diye düzeltirdi." (Prof. Dr. Hikmet Bayur)
Devrimcilik ilkesi, Ataturk ilkeleri arasinda devingenlik, eylem ve atilim kavramlarini iclem ve kaplamina almis tek ilkedir.
Ataturk, Buyuk Soylevinin sonunda: "Bu aciklamalarimla ulusal yasami sona ermis varsayilan buyuk bir ulusun bagimsizligini nasil kazandigini ve bilim ve teknigin en son esaslarina dayali ulusal ve cagdas bir devleti nasil kurdugunu anlatmaya calistim," diye degindigi cagdas devlet kavramiyla devrimcilik ilkesinin sasmaz isaretini veriyordu.
Cagdas devleti kuran bir ulusun cagdisi niteliklerden kurtulmasi gerekirdi. Iste, Turk ulusunun, cagdisi niteliklerden kurtulmak, cagdaslasmak icin giristigi atilimlarin tumu devrimcilik ilkesinin kapsami icine girer.
Devrim, sozcugunun su ya da bu anlama geldigini tartismanin devrimcilik kavraminin anlamini degistirmeye bir yarari yoktur. Devrimcilik Ataturk'un Turk ulusunu cagdaslastirmak icin giristigi eylemlerin tumunun, tek ve degismez amacidir.
"Turk ulusunu son yuzyillarda geri birakmis olan kurumlari yikarak, yerlerine ulusun en yuksek uygarlik gereklerine gore ilerlemesini saglayacak yeni kurumlari koymus olmaktir" tumcesiyle tanimlamis oldugu devrim atilimlarini gerceklestiren Ataturk, "ulusu ve toplumsal ortami hazirlamak" yontemini uygulamistir.
Devrimcilik, bu ana yonteme uyarak, yalnizca cagdisi kurumlari yikmak yerine, cagdaslarini kurmakla yetinmemek, ulusu cagdaslasmanin gerektirdigi yeni kurumlara bilimin ve uygarligin kilavuzlugunda cagdas degerlere kavusturmaktir. Bu bakimdan devrimciligi dar anlamda yikip yapmak sinirlari icinde dusunmek, onun bicimsel yonunu gormekten ileri gitmeyen bir dar gorusluluktur.
Devrimcilik devrime konu olan eylemlerin turune, niteligine gore bir atilim sureci saptamaktir. Ataturk bu sureci saptamakta essiz bir basari gostermistir.
Devrimcilik, Ataturk ilkelerinin hemen hemen tumuyle birlesir. Butun ilkelerin ya neden, ya da sonuc olarak devrimcilikle simsiki bir ilintisi vardir. Bu bakimdan devrimcilik, Ataturk ilkelerinin tumunu gerceklestirmeye, korumaya ve yasatmaya kesin kararliliktir.
Devrimcilik gercek anlamiyla "Turkiye Cumhuriyeti halkini butunuyle cagcil ve butun anlam ve bicimiyle uygar bir toplumsal kurul (heyeti ictimaiye) durumuna vardirmaktir." Devrimcilik, devrim atilimlarini yalnizca bicimsel yaniyla dondurup yuce anlam ve amacini yitirenlerle savasmaktir. Devrimcilik, ulusun ve ulkenin yucelmesi icin surekli caba gostermektir. Cunku "devrimler baslar, ama devrimin bitisi diye bir sey yoktur. Baslamak ve bitmemek gerek dogada, gerek toplumda devrimin, evrimle benzer olan ortak yasasidir."
DEVRİM VE DEVRİMCİLİK...
İnsanlığın bu gün için çektiği ızdırabın en önemli nedenlerinden biri kendisine sunulan ve kurtuluşunu kesin belirleyen yollardan,bu yolların kesin kanıtlanmış ilkelerinden sapmasıdır...
DEVRİM:İnsanın STATİK olmaktan çıkıp,özünde olan DİNAMİKLİĞE yönelmesiyle yine insanlığa hizmet ederek insani aşamaları çoğulcu bir anlayış ile değiştirmesine DEVRİM denir...
Bu ana tariften sonra kim devrimci,kim değililide yine DEVRİMCİ önderlerimiz kesin tarif etmişlerdir...bu,
1-) ÜRETİMDEKİ YER VE BULUNDUĞU DÜZENLE İLİŞKİLERDİR.
2-) EN KÖTÜ ÖRGÜTLÜLÜK,EN İYİ ÖRGÜTSÜZLÜKTEN İYİDİR.
3-) DEVRİMİN YARDIMCILARI,DEVRİMİN ÖNDERİ OLMAZ.
4-) ASALAKLAR,KENDİ KENDİNİ GEÇİNDİRMEKTEN ACİZ OLANLAR ASLA DEVRİMCİ OLAMAZLAR.
5-) İNSANİ DAYANIŞMAYI,İLKELİ DEVRİMCİ DAYANIŞMAYA DÖNÜŞTÜRMEYEN İLKESİZLER.
Bu net tariflere rağmen hala kendini DEVRİMCİ diye lanse eden sahtekarlar ne yazıkki günümüzde DEVRİMCİLERİN hoşgörüsünü kullandığını sanarak,bir anlamda kendilerini kandırarark,devrimci ÖĞRETİLERDEN edindikleri bilgileri sıralayarak,ülkemizde,bölgemizde,dünyamızda bizlerin arasında dolaşıp durmaktalar...hadi diyelim dolaştılarda,zaman zaman bariz hataları samimi DEVRİMCİLER tarfından belirtilmesine rağmen,tüm yüzsüzlüklerini sergileyerek kılık değiştirip yine ''kandırmaya'' devam ettiklerini sanmaktalar...
Bu tür yaratıkların tek amacı vardır,alabildiğince insanları DEVRİMCİLİĞİN temel ilkelerinden uzaklaştırmaya çalışmak...bu yaratıklar her türlü kılığa girerler,ırkçı ile ırkçı,mezhepçi ile mezhepçi,ayrılıkçı ile ayrılıkçı...aklınıza ne gelirse onlar hep onlardandır...
Halbuki DEVRİMCİLİKTE ne ırkçılık,ne mezhepçilik,nede ayrılıkçılık vardır,ama kardışı devrimcilerin en önemli silahı bu versiyonlardır...
Bektaş ÇELEBİ -
Bırakın komünizmi!!!En büyük devrimci M. K. ATATÜRKtür şu dünyada.
