Elmas İle Kömürün Karşılaştırılması
-
AVRUPA MEDENİYETİ VE İSLAM MEDENİYETİ
İşte, medeniyyet-i hâzıra(AVRUPA MEDENİYETİ), felsefesiyle hayat-ı içtimaiyye-i beşeriyyede(sosyal hayat) nokta-i istinadı (dayandığı nokta)“Kuvvet” kabûl eder. Hedefi “Menfaat” bilir. Düstur-u hayatı(hayatın dusturu) “Cidal”(mücadele) tanır. Cemâatlerin rabıtasını(birleştirme) “Unsuriyyet ve menfî milliyet”(milliyetçilik,ırkçılık) bilir. Gayesi, hevesât-ı nefsaniyyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyyeyi(insanın ihtiyaçları) tezyid(çoğaltma) etmek için bâzı “Lehviyyat”tır(uğraşı). Halbuki: Kuvvetin şe'ni(sonucu,neticesi), tecavüzdür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin şe'ni, çarpışmaktır. Unsuriyyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. İşte şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehâsiniyle(güzellikler) beraber beşerin yüzde ancak yirmisine bir nevi sûrî saadet(geçici mutluluk) verip seksenini rahatsızlığa, sefalete atmıştır.
Amma hikmet-i Kur'aniyye ise nokta-i istinadı, kuvvet yerine “Hakk”ı kabûl eder. Gayede, menfaat yerine “Fazilet ve Rıza-yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine “Düstur-u teavünü” esas tutar. Cemâatlerin rabıtalarında, unsuriyyet ve milliyet yerine “Rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabûl eder. Gayâtı, “Hevesât-ı nefsaniyyenin nâmeşru tecavüzâtına sed çekip ruhu maaliyata(üstün ilimler insan ilminin ulaşacabileceği en son ilim) teşvik ve hissiyat-ı ulviyyesini(ulvi duygular) tatmin etmektir ve insânı kemâlât-ı insânîyyeye sevkedip insân etmektir.” Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesânüddür(dayanışmadır). Teavünün(yardımlaşma) şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni uhuvvettir(kardeşlik), incizabdır. Nefs-i emmâreyi(kütü nefis) gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir(iki dunyadada mutluluk). İşte medeniyyet-i hâzıra, edyan-ı sâbıka-i semâviyyeden, bâhusus Kur'anın irşadatından aldığı mehâsinle beraber, Kur'ana karşı böyle hakikat nazarında mağlub(yenik) düşmüştür.
Üçüncü derece: Binler mesâilinden(örneklerinden) yalnız nümûne olarak üç-dört mes'eleyi göstereceğiz. Evet Kur'anın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir. Meselâ: Medeniyetin bütün cem'iyyat-ı hayriyyeleri ile(hayırlı cemiyetler,bazı hayır vakıflar), bütün cebbarane(zorla) şedid(baskı) inzibat(polis) ve nizâmatlarıyla(emniyet müdürlüklerı), bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla(ahkak dersi veren kurumlar), Kur'an-ı Hakîm'in iki mes'elesine karşı muâraza(karşı çıkma) edemeyip mağlub düşmüşlerdir. Meselâ:
Kur'anın bu galebe-i i'câzkâranesini bir mukaddeme ile beyân(kuran-ı kerimin onları nasıl yendiğini örnek verecez) edeceğiz. Şöyle ki:
“İşârât-ül İ'câz”da isbat edildiği gibi bütün ihtilalat-ı beşeriyyenin(insanların yaptıkları ihtilaller) madeni(sebebi,kaynağı), bir kelime olduğu gibi bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi(çirkin ahlakın kaynağı), bir kelimedir.
Birinci kelime: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne.”
İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.”
Evet hayat-ı içtimaiyye-i beşeriyyede(sosyal hayatta) havas ve avâm, yâni zenginler ve fakirler, müvazeneleriyle(dengeli) rahatla yaşarlar.
O müvazenenin esası ise: Havas tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi birinci kelime, havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir. İkinci kelime, avâmı; kine, hasede, mübarezeye sevkedip rahat-ı beşeriyyeyi birkaç asırdır selbettiği gibi; şu asırda sa'y(gayret etme), sermaye ile mübareze neticesi herkesçe mâlûm olan Avrupa hâdisat-ı azîmesi meydana geldi. İşte medeniyet, bütün cem'iyyat-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedid inzibat ve nizâmatıyla, beşerin o iki tabakasını musalaha(yola getırmek) edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müdhiş yarasını tedâvi edememiştir. Kur'an, birinci kelimeyi esasından “vücûb-u zekat”(zekat vermek) ile kal'(yok eder)eder, tedâvi eder. İkinci kelimenin esasını “hurmet-i riba”(faziz yasaktır) ile kal'edip tedâvi eder. Evet, âyet-i Kur'aniyye âlem kapısında durup ribaya yasaktır der. “Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız” diyerek insânlara ferman eder. Şâkirdlerine “Girmeyiniz” emreder.
İkinci Esas: Medeniyet, taaddüd-ü ezvacı(çok bayanla evlenmek) kabûl etmiyor. Kur'anın o hükmünü, kendine muhalif-i hikmet ve maslahat-ı beşeriyyeye münafî(ters) telakki(anlar) eder. Evet, eğer izdivacdaki(evlilik) hikmet, yalnız kazayı şehvet olsa, taaddüd(çok) bilakis olmalı. Halbuki, hattâ bütün hayvanatın şehadetiyle ve izdivac eden nebâtatın(bitkilerin) tasdikiyle sabittir ki; izdivacın hikmeti ve gayesi, tenasüldür(nesil sürdürme). Kaza-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyyedir. Mâdem, hikmeten, hakikaten, izdivac nesil içindir, nev'in bekası içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kabil ve ayın yalnız yarısında kabil-i telakkuh olan ve elli senede ye'se düşen bir kadın, ekseri vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkîh bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pek çok fahişehaneleri(genel evler) kabûl etmeye mecburdur.
Üçüncü Esas: Muhakemesiz medeniyet, Kur'an kadına sülüs(üçte bir) verdiği için âyeti tenkid eder. Halbuki hayat-ı içtimaiyyede ekser ahkâm, ekseriyet itibariyle olduğundan; ekseriyet itibariyle bir kadın, kendini himaye edecek birisini bulur. Erkek ise, ona yük olacak ve nafakasını(harçlık) ona bırakacak birisiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur. İşte bu sûrette bir kadın, pederinden(babasından) yarısını alsa, kocası noksaniyetini temin eder. Erkek, pederinden iki parça alsa, bir parçasını tezevvüc(evlendiği) ettiği kadının idaresine verecek; kız kardeşine müsavi(eşit) gelir. İşte adâlet -i Kur'aniyye böyle iktiza(gerek) eder. Böyle hükmetmiştir. (Haşiye)
Dördüncü Esas: Sanem-perestliği(heykelcilik) şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan sûret-perestliği(fotoğrafçılık) de men'eder. Medeniyet ise, sûretleri kendi mehâsininden(güzellıklerınden) sayıp Kur'ana muâraza(karşı gelir) etmek istemiş. Halbuki gölgeli gölgesiz sûretler(resimler), ya bir zulm-ü mütehaccir(taşlaşmış) veya bir riyâ -yı mütecessid(cisimleşmiş) veya bir heves-i mütecessimdir ki, beşeri zulme ve riyâ ya ve hevaya(şevete bir nevi), hevesi kamçılayıp teşvik eder. Hem Kur'an, merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini(örtünmeleri) takmasını emreder. Tâ hevesât-ı rezilenin(rezil hevesler) ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesât, ehemmiyetsiz bir metâ' hükmüne geçmesinler.(Haşiye) Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Halbuki aile hayatı, kadın-erkek mabeyninde(aralarında) mütekabil(karşılıklı) hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki; açık-saçıklık, samimî hürmet ve muhabbeti izale edip ailevî hayatı zehirlemiştir. Husûsan sûretperestlik(fotoğraf), ahlâkı fena halde sarstığı ve sukut-u ruha(ruhu susturduğu) sebebiyet verdiği şununla anlaşılır: Nasılki merhume(ölmüş) ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet(kötü güzle bakmak) ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrib eder. Öyle de: Ölmüş kadınların sûretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine hevesperverane bakmak, derinden derine hissiyat-ı ulviyye-i(ulvi duygular) insânîyyeyi sarsar, tahrib eder.
İşte şu üç misâl gibi binler mesâil-i Kur'aniyyenin herbirisi, saadet-i beşeriyyeyi(insanların mutluluğunu) dünyada temine hizmet etmekle beraber hayat-ı ebediyyesine de hizmet eder. Sâir mes'eleleri mezkûr mes'elelere kıyas edebilirsin.
Nasıl, medeniyyet-i hâzıra, Kur'anın hayat-ı içtimaiyye-i beşere ait olan düsturlarına karşı mağlub olup Kur'anın i'câz-ı mânevîsine karşı hakikat noktasında iflas eder. Öyle de: Medeniyetin ruhu olan felsefe-i Avrupa ve hikmet-i beşeriyyeyi, hikmet-i Kur'anla yirmibeş adet sözlerde mizanlarla iki hikmetin muvazenesinde, hikmet-i felsefiyye âcize ve hikmet-i Kur'aniyyenin mu'cize olduğu kat'iyetle isbat edilmiştir. Nasılki, Onbirinci ve Onikinci Sözlerde, hikmet-i felsefiyyenin aczi ve iflası; ve hikmet-i Kur'aniyyenin i'câzı ve gınası isbat edilmiştir, müracaat edebilirsin.
Hem, nasıl medeniyet-i hâzıra, hikmet-i Kur'anın ilmî ve amelî i'câzına karşı mağlub oluyor. Öyle de: Medeniyetin edebiyat ve belâgatı da, Kur'anın edeb ve belâgatına karşı nisbeti: Öksüz bir yetimin muzlim bir hüzün ile ümitsiz ağlayışı, hem süflî bir vaziyette sarhoş bir ayyaşın velvele-i gınasının (şarkı demektir) nisbeti ile, ulvî bir âşıkın muvakkat bir iftiraktan müştakane, ümidkârane bir hüzün ile gınası (şarkısı); hem, zafer veya harbe ve ulvî fedâkârlıklara sevketmek için teşvikkârane kasaid-i vataniyyeye nisbeti gibidir. Çünki; edeb ve belâgat, tesir-i üslûb itibariyle ya hüzün verir, ya neş'e verir. Hüzün ise, iki kısımdır: Ya fakd-ül ahbabdan gelir, yâni ahbapsızlıktan, sahipsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki; dalalet-âlûd, tabiatperest, gafletpîşe olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür. İkinci hüzün, firak-ul ahbabdan gelir, yâni ahbab var, firakında müştakane bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidâyet-edâ, nur-efşan Kur'anın verdiği hüzündür. Amma neş'e ise, o da iki kısımdır: Birisi, nefsi hevesâtına teşvik eder… O da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyatının şe'nidir. İkinci neş'e, nefsi susturup, ruhu, kalbi, aklı, sırrı maaliyata, vatan-ı aslîlerine, makarr-ı ebedîlerine, ahbab-ı uhrevîlerine yetişmek için lâtif ve edebli masumane bir teşviktir ki, o da cennet ve saadet-i ebediyyeye ve rü'yet-i cemâlullaha beşeri sevkeden ve şevke getiren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın verdiği neş'edir. İşte
ifade ettiği azîm mânâ ve büyük hakikat, kasır-ül fehm olanlarca ve dikkatsizlikle mübalağalı bir belâgat için muhal bir sûret zannediliyor. Hâşâ! Mübalağa değil, muhal bir sûret değil, ayn-ı hakikat bir belâgat ve mümkün ve vâki bir sûrettedir.
O sûretin bir vechi şudur ki; yâni, Kur'andan tereşşuh etmeyen ve Kur'anın malı olmayan ins ve cinnin bütün güzel sözleri toplansa, Kur'anı tanzir edemez, demektir. Hem edememiş ki, gösterilmiyor. İkinci vecih şudur ki: Cin ve insin hattâ şeytanların netice-i efkârları ve muhassala-i mesaîleri olan medeniyet ve hikmet-i felsefe ve edebiyat-ı ecnebiyye, Kur'anın ahkâm ve hikmet ve belâgatına karşı âciz derekesindedirler, demektir. Nasıl da nümûnesini gösterdik.
Üçüncü Cilve: Kur'an-ı Hakîm, her asırdaki tabakat-ı beşerin herbir tabakasına güya doğrudan doğruya o tabakaya hususî müteveccihtir, hitab ediyor. Evet bütün benî-Âdeme bütün tabakatıyla en yüksek ve en dakik ilim olan îmânâ ve en geniş ve nuranî fen olan mârifetullaha ve en ehemmiyetli ve mütenevvi maarif olan ahkâm-ı İslâmiyyeye davet eden, ders veren Kur'an ise, her nev'e, her tâifeye muvafık gelecek bir ders vermek elzemdir. Halbuki; ders birdir, ayrı ayrı değil. Öyle ise, aynı derste tabakat bulunmak lâzımdır. Derecata göre herbiri, Kur'anın perdelerinden bir perdeden hisse-i dersini alır. Şu hakikatın çok nümûnelerini zikretmişiz. Onlara müracaat edilebilir. Yalnız burada bir-iki cüz'ünün, hem yalnız bir-iki tabakasının hisse-i fehmine işaret ederiz:
Kesretli tabaka olan avâm tabakasının şundan hisse-i fehmi: “Cenâb-ı Hak, peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir.” Daha mutavassıt bir tabaka, şundan “İsa Aleyhisselâm'ın ve Melâikelerin ve tevellüde mazhar şeylerin ulûhiyyetini nefyetmektir.” Çünki; muhal bir şeyi nefyetmek, zâhiren faidesiz olduğundan belâgatta medâr-ı faide olacak bir lâzım-ı hüküm murâd olunur. İşte cismâniyete mahsus veled ve vâlidi nefyetmekten murâd ise, veled ve vâlidi ve küfvü bulunanların, nefy-i ulûhiyyetleridir ve Mâbud olmaya lâyık olmadıklarını göstermektir. Şu sırdandır ki, Sûre-i İhlas herkese, hem her vakit faide verebilir. Daha bir parça ileri bir tabakanın hisse-i fehmi: “Cenâb-ı Hak mevcûdâta karşı tevlid ve tevellüdü işmam edecek bütün rabıtalardan münezzehtir. Şerik ve muinden ve hemcinsten müberradır. Belki mevcûdâta karşı nisbeti, Hallâkıyettir. “Emr-i kün feyekûn” ile, irade-i ezeliyyesiyle, ihtiyarıyla icad eder. Îcabî ve ızdırarî ve sudûr-u gayr-ı ihtiyârî gibi münafî-i kemâl herbir rabıtadan münezzehtir.” Daha yüksek bir tabakanın hisse-i fehmi: “Cenâb-ı Hak ezelîdir, ebedîdir, evvel ve âhirdir. Hiçbir cihette ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'alinde nazîri, küfvü, şebihi, misli, misâli, mesîli yoktur.” Yalnız ef'alinde, şuununda teşbihi ifade eden mesel var:kobra47_@hotmail.com (bu yazımı kim silerse şimdiye kadar gelmiş ve gelecek olan bütün müslümanların laneti onun üzerine olsun)
-
yaw arkadaş ne diyon sen biri biran önce bu yazıyı silse çok iyi olucak. Bütün müslümanların lanetiymiş güldürme beni
-
yapmaya çalıştığın şey yanlış böle şeyler yapma!!!!
-
madem burda demoratık bir yapı var ..bu tarlada herkes istediği tohumu ekerNEDEN EKTİĞİM ÇİÇEĞİ KOPARDILAR.koparmasınlar diyorum
-
az önce yazdıklarımı neden sildiler..millet saçma sapan şeyler yazıyor dokunmuyorlarr. dunya goruşlerıne ters bi yazıyı gorduklerınde ACİZANE SİLİYORLAR
-
felemez bunu yazdı:
az önce yazdıklarımı neden sildiler..millet saçma sapan şeyler yazıyor dokunmuyorlarr. dunya goruşlerıne ters bi yazıyı gorduklerınde ACİZANE SİLİYORLAR
iste buna cevap veremem onlara sorman lazım... -
yazın hakkında bişi demiorum ama şu lanet okuma kısmını kaldırsan ei olcak, resmen gel benimle dalga geç diyorsun.
