

Kısa Öyküm: Yazı - Tura
-
YAZI TURAStandart bir Pazar sabahına uyanmıştım. Standart bir Pazar sabahı nasıl olur diye sorarsanız: “İnsanların sevgilileri ile birlikte lunaparklara gittiği, aileleri ile beraber kahvaltı ettiği ya da kaldırımlara park edilen arabalar yüzünden küçük çocukların kısıtlanmış alanlarından kaçıp çayır çimene koştuğu, kulağa hoş gelen fakat göründüğü kadar tatlı olmayan günlerden biri” şeklinde açıklardım. Tatlı olmayışının sebebi de ailemim, sevgilimin ve çocukluğumun olmayışı. Çocukluğum ben daha büyümeden ölmüştü. Çevremde çocukluğunu öldürmüş çok sayıda akranım var. Hemen hemen hepsi bu eylemi, büyüyüp, evlendikten sonra yaptı. Çocukluğum, ben henüz çocukken öldü… Öldürdüler onu. Sınavlarla ve hayal bozan silahlarıyla… Bir çocuğun, çocukluğunu elinden almak istiyorsanız ona, “Olamazsın” deyin, her ne olmak istiyorsa. Küçükken olmak istediğimiz şeyleri olamayınca, çocukluğumuzun aslında boş umut ve vaatlerle dolu yıllar olduğunu anlarız. Çocukken doktor olmak isteyen birinin, sözel seçmesiyle başlayan süreç buna verilecek en güzel örneklerdendir. Büyüyünce diye ötelediğimiz düşlerimiz, büyüdükçe bayatlar. Ben “astronot olacağım” dedim, “olamazsın” dediler. “Kendime şöyle esaslı bir araba yapacağım” dedim, “yapamazsın” dediler. Dediler de dediler… Onlar dedikçe, ben hırslanmadım. Tembelliğim de vardı tabi, suçu sadece önüme koyulan setlere atmak saçma. Onlar yüzünden gerçekleşen belki de tek şey ölümüm olacak.
Günlerdir kan tükürüyorum, hırıltılı hırıltılı öksürüyorum. Her sabah uyandığımda göğsümde oturan bir ayıya merhaba diyorum sanki. Ve her sabah uyandığımda da soruyorum, “Tanrı insanları niye yarattı?”
Bu soruyu birkaç kez sesli sormaya yeltendim, bakkal ve elektrik faturasını getiren postacı şahit oldu. Çevremde onlardan başka da insan yok zaten… Hayattan memnun değilsen, intihar et, yaşama madem havasındaydı hepsi. Bir şeyi hiç kazanmamak ile kaybetmek arasında o kadar çok fark var ki… Anlat anlatabilirsen. Cevap alamadığım onlarca soru var, bu da onlardan biriydi. Aklımda bir cevap vardı aslında, sadece geçerliliği ya da doğruluğundan emin değildim. O yüzden daha iyisini bulana dek arama kararı aldım.
Keşke çift turalı para kullansaydık ya da hayatı yazı – tura üzerine kurmasaydık. Keşkeler birbirini takip ederken yerde seken elli kuruşun Atatürk’ü, yine arkasını döndü bana. Eğilip o elli kuruşu almak yerine yoluma devam ettim. Çamurların içinde kalmış para, kaybedişimin simgesiydi. Yıllar önce uyku sırasında beynimin benden habersizce çıktığı yolcuklardan birinde, hayatını zarlar üzerine kurmuş bir kumarbazla tanışmıştım. Uzun ince paltolu, İspanyol paça pantolonlu ve parantez burunlu bu kumarbaz, hayatına etki eden tüm olaylarla karşılıklı zar atmış, ya kazanmış ya kaybetmişti. Kıyafetleri yeni, içtiği içki ise pahalıydı. “Anlaşılan bolca maç kaybetmişsin” dedim, gözaltı torbaları ve yer yer dökülen saçlarına bakarak. Onayladı söylediklerimi. Kaybetmişti. Kazanmayı ise, hileli zarlarla sağladı. Hile, yalan, bana oldukça aykırı kavramlardı. Bir palyaço, bir marangoz, bir işsiz ya da her kimsen yalan söylememeliydin bana; daha doğrusu Turgut Uyar’a göre. Ben kumarbaza bunları anlatırken, o bir başkasına bambaşka şeyler anlatıyordu. Sesimi biraz yükselterek ilgisini çektim ve bana kumarbaz olduğunu söyledi. “Evet” dedim, “Yalan söylememeli… Hiç kimse… Kumarbazlar da dahil…” Pek önemsedi dediklerimi. Belli ki Cemal Süreya ya da Edip Cansever de sevmiyordu. Pek fazla önemsemedim. Evimin önündeki sütçü, bebek ağlamasına benzer kornasına basmaya başlayınca anladım gitme vaktimin geldiğini. Elini sıktım kumarbazın. Sütçü kornaya iyice yüklenince de uyandım. Ayrıldım oradan.
O attığım elli kuruş, hayatım üzerine oynadığım ilk oyundu. Hayatım boyunca oynadığım ilk oyun olma özelliğini de taşıyordu aynı zamanda. Parayı yerde bırakıp, doktorun muayenehanesinin bulunduğu apartmanın basamaklarını yarımşar yarımşar çıkmaya başladım. Ciğerlerimi dinledikten sonra, gömleğimin düğmelerini ilikledim. Doktor, sandalyesine oturdu ve ölüm haberimi verdi. Fazla vaktimin kalmadığını da söyledi. Daha doğrusu o söylemedi, ben anladım. Biliyordum çünkü, kendimi tanıyordum. Çıkardığı tedavi planına uymayacak, adım adım ölüme gidecektim. O sebeple sahip olduğum hastalığın herhangi bir tedavisinin olup olmadığı önemli değildi. Önemi, benim hayatımınkiyle aynıydı. Yani “hiç”…
Doktordan çıkar çıkmaz, hayatım üzerine attığım bozuk parayı aldım. Üzerindeki çamurları sildim, hafif tükürükleyerek, kullanıma hazır hale getirdim. Eve dönerken… Eve dönerken, kumarbazla yaşadığım diyaloğu hatırladım ve “Keşke çift turalı para kullansaydın be…” dedim kendi kendime. Keşkeler aldı başını gidiyor… Giden keşkelerin ardından bir süre baktıktan sonra, kafamı kaldırıp, ufak bir öksürüğün ardından sigara paketime uzandım. Bitmişti. Gün içinde çok sık görüştüğüm ve çevremde bulunan sayılı insanlardan biri olan bakkala girdim ve hayatım üzerine attığım bozuk parayı vererek iki tek sigara istedim. Sigaraları verdikten sonra, “Ya … Tövbe estağfurullah, bu Allah bu insanları niye yaratmış?” diye sordu, dalga geçer bir üslupla. Hayatı üzerine yazı-tura atarken bile hile yapmamıştım, elimde avucumda sadece dürüstlüğüm kaldıysa onu saklamalıydım. Ya hiç cevap vermeyecek, ya da aklımda bulunan yarım yamalak cevabı verecektim ona. Hiç cevap vermemek de son derece dürüstçeydi. Cevap vermeden çıktım dükkandan. Fakat içimdeki cevap verme isteği ağır basmıştı ki ani bir hareketle dönüp dükkana girdim ve “Postacıya da sor bunu: Tanrı mı insanları yarattı, insanlar mı Tanrı’yı? Tanrı insanları niye yarattı bilmem ama insanlar Tanrı’yı korktukları için yarattı!” dedim ve bir daha giremeyeceğim o bakkaldan çıktım. Unuttuğum, daha doğrusu eklemeyi unuttuğum, bir şey vardı; geri döndüm:
“Şu son söylediğimi postacıya da ilet sana zahmet!”
Özlediğim, belki de en çok özlediğim şeydi o, eski sevgilim. Çok sayıda sevgilim olmuştu. Biri ile yaşadığım sokağa girerken utanmış. Biriyle merkezi bir caddede yürürken… Diğeriyle devlet dairlerine giderken, bir diğeriyle ise… Aynı şekilde onlar da benden utanmıştı. Utanç içerikli ilişkilerimin en tuhafı onunla olandı. Ne o benden, ne de ben ondan utanmıştım. Devlet dairesi, bizim sokak, bizim bakkal ya da herhangi bir lunapark fark etmeksizin, gönül rahatlığı ya da gönül hoşnutluğu ile saatlerce el ele yürüyebiliyordum. Belki de ölüm sebebim, bana “Yapamazsın” diyen insanlar değil, “Yaparsın” deyip terk edenlerdi. Terk edendi. Eğer ortada bir ceset varsa, bir cinayet de var demektir. Birileri beni öldürüyor, ölümüme sebep oluyorsa… Sanırım yapmak istediğim şey nefsi müdafaaya girer. Öldürmeyi düşünsem de, tek istediğim onu görmek ya da duymak ya da varlığını hissetmekti sanırım.
Tanrım! Kiralık katilimi özleyeceğimi bildiğin halde beni niye yarattın! Bir insanın geleceği en düşük mertebedeydim. Ankesörlü telefonu kaldırıp onu aradım. Niye aradığımı sorunca da doğruyu söyledim haliyle. Bir süre cevap vermedi, nefes alış verişini duyuyordum ve “Geleceğim” dedi, telefonu kapattı. Cebimden bir bozuk para çıkardım ve kendime gelip gelmeyeceğini sorarak parayı havaya attım. Çift turalı parayı hiç bu kadar istememiştim. Yalan söylemeyi, hile yapmayı hiç bu kadar istememiştim. Sahip olduğum sorulara bir yenisi daha eklendi ben onu beklerken: Onu gerçekten özlüyor muydum? Yoksa beni öldüren birinden intikam mı almak istiyordum? Bilmiyorum, bilmiyorum… Tanrı konusunda sahip olduğum kabataslak cevaplar kadarı bile yoktu kafamda… Bakkaldan aldığım son sigarayı da yaktım ve beklemeye başladım
***
El yapımı bir bumerangın geri dönme ihtimalinden daha düşüktür, beklenen eski sevgilinin geri dönmesi. Ya sen gider alır getirirsin, ya da ömür boyu beklersin. Elimde Lennon konserine iki bilet varken, birini yakmaya hiç niyetim yok. Kısa bir süre sonra o ve ben, artık biz değiliz, Lennon'ı dinlemeye cennete gideceğiz. Biletler yanmayacak, konser sonrasında bedenlerimiz dolduracak cehennemdeki boşluğu. İlla bir şeylerin yanması gerekiyorsa… Benimki cinayetten, onunki sebebiyet vermekten… Bu arada, ömür boyu demişken… O kadar da çok beklemeyecekmişim.
Saat bir hayli geç oldu. Ben hala bekliyorum. O hala gelmedi. Ölüm gibi bir şey oldu ama henüz kimse ölmedi.*
Kerem Yükseloğlu*Özdemir Asaf'ın Çizik adlı şiirinden bir bölüm. -
up olsun pazar pazar
-
güzel bir yazıya benziyor ouyacağım çizmiş olayım
-
Yer yer çok güzel cümleler mevcut, yazı karamsar olsada hoşuma gitti.
telekom tarafından 25/Ağu/13 21:57 tarihinde düzenlenmiştir -
güzel bir yazı hocam
-
mavitutku bunu yazdı
güzel bir yazı hocam
Avatarını görünce, "Ne ara yorum yaptım lan ben kendi öyküme" diye bi düşündüm hocam.
Teşekkürler hepinize.