Kudüs Ve Mescid-İ Aksa Gerçeği [ Kalleş İsrail ]
-
Okumaya üşenenler olur die kısaca özetliyim ; Bu şerefsiz israil basını kıblemizi saptırmak için önce konuyla ilgili habelrde kıblemiz yerine israillilerin arkası ağlama duvarı olan ve hz. Ömer in yaptırdığı yeri gösteriyolar ki böylece bilinç altımızda kıblemizi orası oalrak bilelim.Bu da yetmezmiş gibi izlediyseniz eğer bu akşamki ana haberlerde de vardı (Ama maalesef sadece bir tanesinde görebildim malumunuz basını türban meselesini daha çok önemsiyor :@ ) Adamlar kutsal binanın altından tünel kazıyorlar israil filistinlilere yahut Türklere burada herhangi bir araştırma yada restore izni vermiyor bu kutsal binanın altından tunel kazarak kendi kendine yıkılmasını bekliyorlar !?
Filistin sorununun yıllardır çözülememesinin en önemli nedenlerinden biri hatta en önemlisi üç semavi din için de büyük önem taşıyan Kudüs şehrinin statüsünün ne olacağının belirsizliğidir. Şehrin belirsizliğini ortadan kaldıracak adil bir çözüm, Filistin-İsrail meselesini, buna bağlı olarak da Ortadoğuyu etkileyen diğer sorunların halledilebilmesinin önünü açacaktır. Ancak bu o kadar uzak bir ihtimal olarak görülüyor ki bunun gerçekleşebileceğine neredeyse kimse inanmıyor.
Peki neden imkansız?
Çünkü Müslümanların ilk kıblesi, Resulllah (a.s)'ın İsra ve Mirac'a yükseldiği mecside evsahipliği yapan Kudüs için İsrail yönetimi üç tane 'sonsuza kadar' ilkesi belirlemiştir:
-Sonsuza kadar başkent,
- Sonsuza kadar Yahudi egemenliğinde,
-Sonsuza kadar da bölünemez.
Hal böyle olunca Kudüs için adil bir formülün bulunabileceğinden bahsetmek ne derece gerçekçidir tahmin edersiniz. İsrail yönetimi Kudüs için belirlediği “üç sonsuza kadar ilkesi”ni tesis ve muhafaza etmek için şehrin tamamını ele geçirdiği günden beri Kudüs'ü her anlamıyla Yahudileştirme gayreti içindedir. Arap mahallelerinin ortalarına yeni Yahudi mahalleleri kurmakta, buranın Filistinli sakinlerini göçe zorlamaktadır.
Bu gayretlerin en önemlisi şehrin kalbi olarak görülen “Haremüşerif”e yönelik daha tehlikeli bir süreci adım adım da olsa sürdürüyor olmasıdır.
Bugün “arkeolojik kazı”, “Yahudi eserlerini ortaya çıkarmak” gibi kılıflarla Mescidi Aksa etrafındaki harfiyat çalışmaları, İsraillilerin hayallerini süsleyen o “mukaddes” hedefi gerçekleştirebilme gayretinin bir parçasıdır.
Ney mi o “mukaddes” hedef ?
Süleyman Mabedi ya da diğer adıyla Siyon Mabedi'ni yeniden inşa etmek.
Süleyman Mabedi, Yahudi inanışına göre, yerini Tanrının seçmiş olduğu ve onun istemesiyle Kral Süleyman tarafından yaptırılan Kudüs'deki mabettir. Bu mabedin Yahudiler nezdindeki adı Bet-Hamikdaş'tır (Kutsal Ev). Bir çok defa tahribata uğrayan ve en son M.S. 70 yılında tamamen yıkılan Süleyman Mabedi'nden geriye bugün sadece “Ağlama Duvarı” olarak da anılan batı duvarı kalmıştır. Bu duvar da bugün Mescidi Aksa ile bitişik durumdadır.
Süleyman Mabedi'nden kalan batı duvarı Yahudiler için önemlidir. Adı, İbranice'de "Kotel"dir. Yahudiler, bu duvarın önünde Mabedin durumu için ağıt yakarlar ve en kısa zamanda yeniden inşa edilmesi için Tanrıya yakarırlar.
Yahudiler, 1967 yılındaki savaş sonucunda Kudüs'e tamamen hakim olmalarına rağmen Mescid-i Aksa'yı yıkıp yerine Süleyman Mabedi'ni tekrar inşa etmemişlerdir. Bunun iki nedeni vardır. Bunlardan biri Müslümanların tepkisi, diğeri ve en önemlisi Yahudiliğin Mesihçi karakteridir. Ortodoks Yahudiliğe göre Süleyman Mabedi'nin yeniden inşa edilmesi, Mesih'in gelmesine bağlıdır. Mesihin gelmesinden önce girişilecek böyle bir faaliyet, kimi dinî otoritelerin tepkisini çekecek, din ile devlet karşı karşıya gelecektir. Bu nedenle tamamı olmasa da bazı dini çevreler, şimdilik Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa etme teşebbüsünde bulunmaktan kaçınmaktadırlar. Ancak pek çok din adamı yanında siyonistlerin büyük ekseriyeti bu görüşü paylaşmamaktadır:
Mesela hahambaşı Mordehay Elyahu: "Biz bu camiyi yıkmak, onu buradan tamamen silmek ve yerine Süleyman Heykeli'ni inşa etmek istiyoruz." diyerek bu konudaki düşüncelerini net bir şekilde ortaya koymuştur. Haham Meir Kahane de İsrail parlamentosu üyeliğine seçildiğinde, Süleyman Mabedi tepesinde Yahudilerin ibadetlerine eşlik etmek ve Mescidi Aksa ile Kubbetu's-Sahra'nın yıkılması için mümkün olan her yola başvurmak için yemin etmiştir. Haham Şalom Harokohin de: "Diasporadaki yahudilerin bir araya gelmelerinin en önemli sebebi Siyon mabedinin yeniden inşasıdır" demiştir.
Siyon Mabedi'nin ihyası sadece fanatik Yahudilerin hayali olarak algılanmamalı. Sağcısından solcusuna, hahamından, laik olanına varıncaya kadar tüm İsrailli'nin arzuladığı bir düştür aslında. “Kudüs'süz bir İsrail, Siyon Mabed'siz bir Kudüs olamaz” ifadesi bugün tüm İsrailliler için vazgeçilmez bir slogan haline gelmiştir çünkü. Barış güvercini lâkablı ünlü İsrailli entellektüel Yusa Belin bile diyor ki:
“Mekke ve Kabe, Müslümanlar için ne anlam ifade ediyorsa Kudüs ve Siyon Mabedi de bütün Yahudiler için onu ifade etmektedir.”
Buda Heykelleri “Dünya Kültür Mirası” Ama Mescidi Aksa Değil !
Mescidi Aksa etrafında yapılan kazılar yeni bir hadise değil aslında. İsrail, yıllardan beri farklı gerekçelerle bölgede kazılar yapıyor. Bugün Mescidi Aksa'nın altı tamamen oyulmuş durumdadır. Ağlama Duvarı'nın hemen yanından açılan dehlizlerle Mescidi Aksa'nın altında dolaşmak mümkündür. Bu dehlizlerin Mescidi Aksa'nın temellerine verdiği zarar yıllardır gündeme getirilmektedir. Temellerin altında oluşturulan boşlukların mescidi yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya bıraktığı yıllardır dile getirilmektedir. Ancak, Taliban'ın Buda heykellerini yıktığı sırada “dünya mirası yıkılıyor” diye ayağa kalkan medeni dünya, Müslümanların kutsal mekanlarına verilen zararı görmezlikten gelmeyi tercih etmiştir. Gerçi Filistin'deki insan kıyımına seyirci kalan batı dünyasından, tarih ve kültür katliamına karşı tepki göstermesini beklemek ne derece doğrudur, orası da ayrı bir konu.
Mescidi Aksa sorunu sadece yapılan harfiyatlardan ibaret değil elbette. İsrail, Mescid'in etrafında oluşturduğu abluka yüzünden Filistin halkını canından bezdirmiştir artık. Giriş çıkışı İsrail askerleri tarafından kontrol edilen Haremüşerif'e ancak 40 yaşından büyük Filistinliler girebilmektedir. Onlarda ancak didik didik arandıktan sonra mescide girebilmektedirler. Yabancıların ise Müslüman olduğunu girişteki görevliye Kur'an'dan ayetler okuyarak bir şekilde ispat etmesi gerekmektedir.
Mescidi Aksa – Kubbetü's Sahra Yanılgısı
Müslümanlar açısından son derece büyük ehemmiyete sahip olmasına rağmen Mescidi Aksa hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olunmadığı da bir vakıa. Mescidi Aksa denilince akıllara genelde Selahhatin Eyyübi’nin 1187’de Haçlıları yendikten sonra yaptırdığı altın kubbeli görkemli yapı gelmektedir. Oysa orası Kubbetü’s Sahra'dır. Bu yanılgı sadece Türkiye'de değil genelde İslam aleminde de var ne yazık ki.
Mescid-i Aksa: (Mekke'den) "En uzaktaki cami" anlamına gelmektedir. Hz. Ömer tarafından 638'de camiye dönüştürülmüştür. 1027'de cami şiddetli bir deprem sonucu yıkılınca, 1034'te tekrar yapılmıştır. Haçlılar tarafından kilise olarak kullanılan yapı, Selahaddin Eyyubi Kudüs'ü aldığında tekrar cami olarak açılmıştır.
Kubbetü's-Sahra: Mescid-i Aksa'nın hemen kuzeyinde bulunur. Peygamber Efendimiz'in Mirac'a çıktığı zaman atını bağladığı kayanın ve Hacer-i Muallak diye anılan kayanın üzerini örtecek şekilde inşa edilmiştir. Sahra kelimesi de kaya anlamına gelir ve Kubbetu's-Sahra ismi bu kayaya izafeten verilmiştir. 691'de Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan'ın inşa ettirdiği yapı 1027'deki depremde yıkılınca aynı şekilde yeniden inşa edilmiştir.
Sonuç olarak işgalci İsrail yönetimi, Mescidi Aksa'ya yönelik tarihi emellerini gerçekleştirebilmek için adım adım da olsa çalışmalarını sürdürmektedir. Tepkiler artıkça geri adım atsa da “mukaddes” planlarından vazgeçmeyeceklerini bir kez daha göstermiştir.
İslam dünyasının bu konudaki tepkisizliği İsrail yönetiminin tecavüzkar tutumunu cesaretlendirmiştir. İslam dünyasının genelinde arzu edilen Kudüs-Mescidi Aksa hassasiyetinin oluşturulabildiği söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Nitekim Arap medyasında yer alan değerlendirmelerde yönetiminden halklara varıncaya kadar son krizde İslam dünyasının iyi bir imtihan vermediğinin altı çizilmektedir.
İslam dünyasında Mescidi Aksa'yı korumanın sadece Filistin halkının omuzlarına bırakıldığı şeklinde bir izlenim verilmektedir ne yazık ki. Oysa tüm Müslümanların ortak değeri ve şerefi olan Mescide Aksamıza sahip çıkmak tüm Müslümanların boynunun borcudur.
Yasaklar Diyarı Filistin
Filistin halkının yasaklarla kuşatılmış hali maalesef çok net bilinmiyor. “Counterpunch” adlı sitede “Life Under Prohibition in Palestine” başlıklı yazı bu kuşatılmışlığı gözler önüne seriyor. Gürkan Biçen'in çevirisiyle Filistin halkının maruz kaldığı “yasakları” özetleyen yazıdan bazı satır başları.
Sabit Yasaklar
• Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin Batı Şeria’da kalması yasak.
• Filistinlilerin Doğu Kudüs'e girmesi yasak.
• Batı Şerialı Filistinlilerin Erez sınır kapısından Gazze Şeridi’ne girmesi yasak.
• Filistinlilerin köyler, araziler, kasabalar ve mahalleler boyunca çitler ve Yeşil Bölge’yi ayıran “bağlantı hattı”na girmeleri yasak. (Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 10’una tekabül ediyor),
• Filistinlilerin yerleşimcilerin bölgesine girişi (Toprakları yerleşimcilerin bölgesinde olsa bile) yasak
• Filistinlilerin Nablus’a bir araç ile girmeleri yasak.
• Kudüs’te mukim Filistinlilerin A bölgesine girmesi (Batı Şeria’daki Filistin kasabaları) yasak.
• 16 yaşından küçük çocukların orijinal bir doğum sertifikası ve aile refakati olmaksızın Nablus’tan ayrılması yasak.
• İzinli Filistinlilerin İsraillilerin ve turistlerin kullandığı kapıları kullanarak İsrail’e girmesi yasak.
Dönem Dönem Uygulanan Yasaklamalar
• Batı Şeria’nın bazı kısımlarının sakinlerinin Batı Şeria’nın diğer kısmına seyahatleri yasak.
• Bazı yaş gruplarındaki insanların, genel olarak 16’dan 30, 35 veya 40’a kadar olan erkeklerin, ikamet ettikleri bölgeleri terk etmeleri yasak. (Genellikle Batı Şeria’daki Nablus ve diğer şehirler)
Kontrol Noktaları ve Bariyerler
• 9 Ocak 2007 itibariyle Batı Şeria’da 75 ana kontrol noktası vardı.
•Eylül 2006 itibariyle haftada ortalama 150 seyyar kontrol noktası bulunmaktadır.
• Orada yollar ile köyler arasına yerleştirilmiş beton küpler, toprak siperler dahil 446 engel, 88 demir kapı ve anayollar boyunca 74 kilometre çit vardır.
• Sahiplerini topraklarından ayıran ayırma çiti boyunca 83 kapı vardır. Bu kapıların ancak 25 tanesi bazen açılır.
Tahrik, İslamofobi ve Batı Medyası
Batı dünyasında İslam'a yönelik tahriklerin ardı arkası kesilmiyor. Tahrikler silsilesinin sonuncusu göçmen karşıtı söylemiyle tanınan Hollandalı milletvekili Geert Wilders'den geldi. Müslümanlara, “Kuranı Kerim’in yarısını yırtıp atma” çağrısı yapan küstah milletvekili aynı zamanda başörtüsünün yasaklanmasını, Hollanda’ya göçmen kabul edilmemesini ve yeni camiiler yapılmasına izin verilmemesini de istiyor.
Öte yandan Londra merkezli faaliyet gösteren İslami İnsan Hakları Komisyonu (IHRC)’nun yayınladığı bir rapor Batı medyasının Avrupa'da İslamofobiyi körükleyen en önemli unsur olduğunu belirledi.
“İngiliz Medyası ve Müslüman Tasviri” başlıklı raporu ortaya çıkaran ankete katılanların %86’sı medyanın İslam düşmanlığı yaptığını, %16’sı da medyanın ırkçılık yaptığını düşünüyor.
11 Eylül olaylarından önce de sinemalarda İslam’a karşı önyargının var olduğunu söyleyen araştırmacılar TV haberleri ve sinema gösterimlerinde bilinçli bir İslam düşmanlığının yürütüldüğüne dikkat çekiyor.
Tunus Yasakta Sınır Tanımıyor
Tunus yönetimi özgürlüklerin kısıtlanması anlamında artık sınır tanımıyor. Başörtüsü yasağını okullardan sokağa kadar indiren, sabah namazlarının camilerde kılınmasını engelleyen Zeynelabidin yönetiminin son yasakçı icraatı 40 yaşın altındakilerin camilere gitmesini yasaklamak oldu.
ABD Irak'ı Meğer Ne Hayallerle İşgal Etmiş!
Amerikan ordusunun Irak'ı işgal planında; Aralık 2006'da ülkede yalnızca 5 bin asker kalmasını öngördüğü ortaya çıktı. ABD Merkez komutanlığı tarafından 2002 tarihinde hazırlanan plana göre 2006 aralık ayında Irak'ın istikrarlı, Amerikan yanlısı ve demokratik bir ülke olacağı tahmin edilmiş. Komutanların tahminine göre, çatışmaların sona ermesinin ardından 2-3 aylık istikrar arayışı, daha sonra da 18 ila 24 ay sürecek ülkenin yeniden inşaası süreci yaşanacağı düşünülmüş.
-
Bilgilendirici bir derleme olmuş.. Allah razı olsun..
-
Soyu kurusun,Allah cealarını versin bu yahudilerin.Hitler in bir bildiği varmış demekki
-
tarih: filistinliler adam olaydıda satmasalardı topraklarını israilililer. dünyanın parasını ödediler oraya. tarihte hep zulm gördüler şimdi onlşar zulm yapıor.
-
Filistinliler İsraile toprakalrını satmamışlardır. ( belki çok azı mecbur kalıp satmıştır ama bu sözü edilemeyecek kadar az bir miktardır )Daha önce de bu konuda bir yazı alıntılamıştım , onu tekrar alıntılayayım , biraz uzundur ama okunmasının faydası olacağpını düşünüyorum.
Filistinliler Toprak Sattılar mı?
28 Mayıs 2003 Çarşamba
Filistin meselesinde bir çok insan şunu söylüyor : "Onlar Osmanlı'ya olan ihanetlerinin ve para için topraklarını satmalarının cezasını çekiyorlar?" Acaba ben bu şekil düşünen bir insana nasıl karşılık verebilirim?
Sami
Filistinlilerin Osmanlıya ihanet ettikleri ve kendi elleriyle toprak sattıkları bu yüzden de bugünkü musibetlerin başlarına geldiği iddiası yıllardan beridir kullanıla gelen bir anti-propaganda malzemesidir. Bu malzemeyi en çok da siyonist işgal güçleri kullanmaktadır. Biz inşallah bu konuyu ileride çok daha ayrıntılı olarak ve tarihi gerçeklerle de aydınlatacak şekilde ortaya koymaya çalışacağız. Ancak bu konularda çok sık sorular sorulması sebebiyle burada bazı noktalara parmak basarak özet bilgilerle izah etmeye çalışacağız:
Birinci olarak: Siyonist lobiler Amerika'da: "Filistin boş bir araziydi, bir çölden ibaretti. Biz girdik ihya ettik. Dolayısıyla orası bize aittir" diye propaganda yapıyorlar. İslam alemine yönelik olarak ise: "Filistinliler kendi topraklarını kendi elleriyle sattılar, biz de büyük paralar verip satın aldık" diye propaganda yapıyorlar. Burada çok açık bir çelişki dikkat çekmektedir. Çok fazla tarihe gitmeye gerek yok. Bugün yaşanan vakıa her iki iddiayı da yalanlamaktadır. Bugün Filistin'in içinde dört, Filistin'in dışında ise beş milyon civarında olmak üzere dünyada toplam 9 milyon Filistinli yaşamaktadır. Filistin'in dışındakilerin tamamına yakını, Filistin'in içindekilerin de yarıya yakın bir kısmı mülteci durumundadır. Yani tehcire tabi tutulmuş, göçe zorlanmışlardır. Filistin topraklarının toplam yüzölçümü 28.220 km2'dir. Bunun bir bölümünü Nakab çölü oluşturmaktadır. Burası hala ihya edilmemiştir ve ihya edilmeye de müsait değildir. Sadece bazı bölümleri otlak olarak ve küçük çaplı tarım için kullanılmaktadır. Bir de İsrail bu çölü Filistinli tutsakları atmak için kurduğu bazı zindanlar ve meşhur Dimona nükleer santralı için arsa olarak kullanmaktadır. Fakat bununla birlikte Nakab çölünü de dahil ederek nüfus yoğunluklarına bir bakalım: Dünyadaki tüm Filistinli nüfus halen burada yaşıyor olsaydı, tehcire tabi tutulmasaydı ve dışarıdan yahudi göçü olmasaydı, bu topraklarda km2 başına 318 kişi düşüyor olacaktı. Türkiye'de km2 başına ortalama 80 kişi düşmektedir. Yani Filistin'deki nüfus yoğunluğu Türkiye'dekinin 4 katına tekabül ediyor olacaktı. Halen de nüfus yoğunluğu buna yakındır, çünkü göçe zorlanan Filistinli sayısına yakın sayıda yahudi dışarıdan göç ettirilmiş, bunların bir kısmı intifada dönemlerinde tersine göç etmiştir ve şu anda 5 milyon civarında yahudi nüfus bulunmaktadır. Peki nasıl oluyor da boş araziye mensup nüfus bu kadar büyük bir yoğunluk oluşturabiliyor? Zaten Lübnan'da, Suriye'de, Ürdün'de, Gazze'de ve Batı Yaka'da kurulan mülteci kamplarında yaşayan Filistinlilerin sayısı siyonistlerin söz konusu iddialarını yalanlamıyor mu?
İkinci olarak: İşgalci siyonistler, Filistinlilerin arazilerini kendi elleriyle sattıklarını ve kendilerinin de buraları almak için büyük paralar ödediklerini söylüyorlar. Peki sattıkları araziler karşılığında büyük paralar alanların bugün gittikleri ülkelerde mülk edinmiş ve rahat bir hayata kavuşmuş olmaları gerekmez miydi? Bunların hepsi de herhalde o kadar büyük miktarlarda paraları birkaç günlük zevkleri için çarçur edecek ya da kumarda kaybedecek kadar aptal değillerdi. Oysa Filistinliler zikrettiğim yerlerde kurulmuş mülteci kamplarında tam anlamıyla sefalete mahkum durumdadırlar ve uluslararası yardım kuruluşlarının ellerine bakmaktadırlar. O insanların yaşadıkları hayatı ben gözlerimle gördüm. Arzu edenler gidip görebilirler. Bir insan kendi öz mülkünü kendi eliyle satıp da sefaleti tercih eder mi? Bu durum o insanların, arazilerini satarak değil de tehcire zorlanarak topraklarını terk ettiklerinin akli bir delilidir.
Üçüncü olarak: Filistin'den dışarıya toplu göç 1948 Savaşı'nda başlamıştır. Bu tarihten önce toplu göç olmamıştır. Bu olay Filistin dışına çıkan Filistinlilerin yurtlarını, topraklarını satarak değil de savaş yoluyla ve kendilerine karşı şiddete başvurulması sebebiyle terk ettiklerinin delilidir. Çünkü yahudi örgütleri toprak satın alma konusunda en yoğun çalışmalarını 1948'den önce yürütmüşlerdir. Bu tarihten sonra tehcir yoluyla zaten geniş arazilere el koymuşlardır.
Dördüncü olarak: İsrail işgal devleti, göçe zorlanan Filistinlilerin arazilerini yahudi göçmenlere vermek amacıyla "terk edilmiş arazilerle ilgili kanun" başlığı altında bir kanun çıkardı. Bu kanuna dayalı olarak yüz binlerce dönüm arazi yahudi göçmenlere peşkeş çekilmiştir. İşgal devletinin zaten 55 seneden ibaret olan tarihini objektif bir bakış açısıyla incelerseniz bu kanun ve uygulanması hakkında bilgi edinmeniz mümkündür. Şimdi burada bir çelişki ortaya çıkmıyor mu? Madem ki Filistinliler arazilerini kendi elleriyle sattılar; neden buralar "terk edilmiş araziler" hükmüne girdi.
Beşinci olarak: İsrail bugün mülteci durumundaki Filistinlilerin geriye dönme haklarını red konusunda oldukça ısrarlı davranıyor. Bakın en son "Yol Haritası" planını kabul ederken de mültecilerin vatanlarına dönüş haklarının reddini şart koştu. Peki neden bu insanların yurtlarına dönme haklarını red konusunda bu kadar ısrarlı davranıyor? Eğer o insanların topraklarını parayla satın almış olsalardı, ellerindeki satış belgelerini ve tapuları gösterir, geriye dönen mültecileri de bir yerlere istif ederlerdi. Ama öyle değil. Göçe zorlanan insanların arazilerine "terk edilmiş arazilerle ilgili kanun" yoluyla el koyduklarından mülteciler yurtlarına döndüklerinde o terk edilmiş arazilerin gerçek sahipleri ortaya çıkacak ve işgalcilerin buralara satın alma yoluyla değil de gasp yoluyla sahip oldukları anlaşılacak. İşte bütün mesele bu. Sadece bu gerçek bile siyonistlerin "Filistinliler topraklarını sattılar" iddialarını yalanlamaya yetebilir.
Altıncı olarak: Yahudilerin Filistin topraklarında mülk edinmelerinin tarihine bir bakalım: Filistin toprakları 28 milyon dönümdür. 1948'de İsrail işgal devleti kurulduğunda yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü. Yani tüm Filistin topraklarının % 7'si.
Bunun 650 bin dönümünü Osmanlı devleti döneminde mülk edinmişlerdir. O dönemde mülk edinmeleri ise ta Kanuni zamanında başlamıştır. Osmanlı devletinde ilk yahudi lobisini oluşturan Yusuf Nassi'nin Kanuni'yle iyi ilişkilerinden dolayı Kanuni ona Taberiye gölü civarında bazı arazileri bağışlamıştı. İşte bu olayla başlayan mülk edinme çabalarıyla 1917'de Filistin'in işgaline kadar ki süre içinde toplam 650 bin dönüm arazi edinmişlerdir.
300 bin dönümünü İngiliz işgalciler onlara bağışlamışlardır. Şöyle ki İngilizler, Filistinlilere ağır arazi vergileri uyguluyor, bu vergileri ödeyemediklerinde de mülklerine el koyuyor ve sonra buraları yahudi göçmenlere peşkeş çekiyorlardı.
200 bin dönümünü yine İngiliz işgalciler, yahudilere göstermelik bir şekilde parayla satmışlardır. Bu şekilde satılan arazilere de zikrettiğimiz vergi oyunuyla el konulmuştu ve satım işlemi de sembolik paralarla gerçekleşti.
600 bin dönümü de kendileri Filistin dışından olan, Lübnan ve Suriye'de ikamet edip Filistin'de mülk edinmiş bazı Arap kökenlilerden satın almışlardır.
Buraya kadar ki kısımda Filistinlilerin herhangi bir dahlinin olmadığını görüyoruz. Yani yahudilerin 1948'e kadar edindikleri arazilerin 8'de 7'sinde Filistinlilerin müdahalesi söz konusu değildir.
250 bin dönüm araziyi de Filistinlilerden satın almışlardır. Yani Filistinlilerden satın aldıkları toplam arazi miktarı Filistin topraklarının % 0,9'una (binde 9'una) tekabül ediyordu. Arazilerini satanlar da halktan çok şiddetli tepkilerle karşı karşıya kaldıklarından Filistin'i terk etmek zorunda kalmışlardı. Şimdi satılan arazilerin tüm topraklara oranıyla onları satanların genel nüfusa oranlarını denk kabul ederek düşünelim: Bir halk hakkında hüküm verirken % 0,9'un tavrına göre mi yoksa % 99,1'in tavrına göre mi hüküm verilir? Filistin halkının en az % 99'u göçmen yahudilere arazi satmama konusundaki kararlılıklarını korumuşlardır. Bu kararlılığa bağlı kalmayanları da içlerinde barındırmamışlardır. Her halkın içinde mutlaka o halkın genel tavrına muhalefet edenler, kararlılığa uymayanlar çıkar. Eğer yahudi göçmenlerin, yahudi göçünü teşvik eden örgütlerin bütün teşviklerine, cazibeli fiyat tekliflerine rağmen 30 yıl içinde satılan toplam arazi miktarı binde dokuzda kalmışsa bu, Filistin halkının bu konudaki dayanışmasını, kararlılığını ve üstün mücadele azmini gösterir. Ama ne yazık ki Filistin halkı bütün bu kararlılığına rağmen iftiraya uğramıştır. Bu tıpkı iffetini koruma konusunda oldukça dikkatli bir insana fuhuş iftirasında bulunulması gibidir.
Yahudi göçmenlerin 1948'den sonra gayri menkul edinmeleri tamamen işgal, gasp ve göçe zorlama yoluyla olmuştur. Göçe zorlanan Filistinlilerin arazilerine el koymak için de yukarıda zikrettiğimiz kanunu kullanmışlardır.
Yedinci olarak: Filistinlilerin arazilerini sattıkları iddiasını bu halk aleyhine bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalışanların da itiraf ettikleri gibi arazilerini satanlar Filistin topraklarını terk etmişlerdir. Yukarıda da zikrettiğimiz üzere Filistin halkının oldukça basit bir kısmını teşkil eden bu insanların, ya aldıkları paralarla başka yerlerde mülk edinmek amacıyla ya da şiddetli tepkilerle karşılaşmaları sebebiyle Filistin topraklarını terk ettikleri bir gerçektir. Yani bugün Filistin topraklarında yaşamaya devam edip de o toprakların İslami kimliğini savunanlar, her türlü zorluğa katlanarak, sürekli ölümü başlarının ucunda hissederek direnenler, toprak satanlar veya onların çocukları değildir. Bu durumda bu insanların başlarına gelenlerin, arazilerin yahudilere satılmasından kaynaklandığının iddia edilmesi Allah'ın adaletine bir iftira olmaz mı?
Sekizinci olarak: Kur'an-ı Kerim'de iki önemli iftira olayı üzerinde durulmakta ve bu olaylarla ilgili ayetlerde Müslümanların iftira konusunda nasıl bir hassasiyet göstermeleri gerektiği hakkında çok önemli ölçüler verilmektedir. Bu iki iftira olayı Hz. Yusuf (a.s.)'a atılan iftira ile Hz. Aişe (r. anha)'ya atılan iftiradır. Her iki olayla ilgili ayetleri de dikkatlice ve üzerinde derinlemesine düşünerek okuyun. Göreceksiniz ki ispat edilmemiş bir iddiadan dolayı bir kimseyi suçlu görmek büyük bir sorumluluk ve vebal yüklemektedir. Şunu da unutmayın ki bir halka iftira atılmasının sorumluluğu bir ferde iftira atılmasının sorumluluğundan çok daha büyüktür. Çünkü bir halka iftira atıldığında binlerce bazen milyonlarca insan haksızlığa uğramaktadır.
Dokuzuncu olarak: Aslında şu anda Filistin'de mücadele edenlerin ve mülteci kamplarında mağdur edilenlerin söz konusu iddiayla hiçbir ilgilerinin olmadığını yeterince ortaya koyan delilleri sıraladık. Zaten o insanların şu anki durumları da bu gerçeği ortaya koyan bir vakıadır. Fakat bir farz-ı muhal olarak öyle bir şey varsayılsa bile o insanların şu an işgale karşı tavır koymaları ve işgal altındaki vatanlarını kurtarmak için mücadele etmeleri hatalarından döndüklerini ve doğruyu seçtiklerini gösterir. Küfürden imana dönmüş bir insanın bile geçmişindeki küfürden dolayı suçlanması söz konusu değilken herhangi bir hatadan döndükten sonra hala ısrarla o hatadan dolayı suçlu gösterilmesi mantıklı bir şey olur mu? Kaldı ki biz bunu sadece Filistin halkının davasına ilgisiz kalınmasına gerekçe olarak kullanılan iddiaların her yönden tutarsız olduğunu ortaya koymak için bir farz-ı muhal olarak zikrediyoruz. Gerçekte bu davaya sahip çıkan direnişçilerin, büyük bir mücadele azmiyle vatanlarına sahip çıkan o insanların iddia edilenlerle hiçbir ilgilerinin olmadığını bir kez daha vurgulayalım.
Onuncu olarak: Siyonistlerin söz konusu iddiaları ortaya atmalarının temel amacı Müslüman halkların Filistin davasına ilgilerini zayıflatmak ve Filistin halkının mağduriyetine bigane kalmalarına sebep olmaktır. Ne yazık ki bu konuda amaçlarını kısmen gerçekleştirdiklerini de görüyoruz. Çünkü Filistin davasına ilgisiz kalanlar genellikle "toprak sattılar" iddiasını kendilerine gerekçe gösteriyorlar. Oysa İslam tüm Müslümanları kardeş ilan etmiştir. Bir kimse kardeşini herhangi bir hatasından dolayı canavarın önüne atmaz. Siyonizmin Filistin halkına layık gördüğü zulüm bir canavarın yaptığından farksızdır. Bu durum karşısında o insanların mazlumiyetlerine ve mağduriyetlerine bigane kalmamıza, "toprak sattılar" iddiası gerekçe teşkil edebilir mi? Kaldı ki bu iddia, yukarıda ifade ettiğimiz üzere şu an Filistin topraklarında varlık mücadelesi verenleri ilgilendiren bir iddia olmadığı halde o insanlar üç ayrı zulme maruz kalıyorlar: Bir: Topraklarını gasp eden işgalcilerin zulmüne. İki: Kendilerinin işlemedikleri bir hatadan dolayı iftiraya maruz kalma zulmüne Üç: O hatayı işlemiş olanların zulmüne. Buna bir de Müslümanların o hatayı gerekçe göstererek davalarına bigane kalmalarını eklerseniz o insanların her yönden mağdur oldukları sonucuna varırsınız.
On birinci olarak: Filistin davası kuru bir toprak meselesi değildir ve sadece Filistinlilerin omuzlarında taşımaları gereken bir dava da değildir. Bu dava tüm ümmeti ilgilendiren ve inançla bağlantılı bir davadır. Bu konuda bizim "Filistin Davasının İslami Temelleri" başlıklı dosyamızı okuyabilirsiniz. Dolayısıyla Filistinlilerin tamamı bu davayla ilgilerini kesseler bile yine İslam ümmetinin Filistin davasına sahip çıkması ve siyonist işgale karşı mücadele etmesi gerekir.
-
Kodumunun yahudileri
-
ne kadar islama duyarlıyız tartışılır ama adamların yaptığı 3. dünya ülkesi gibi.. sadece kıyım yapıyorlar
-
imran268 bunu yazdı:
-----------------------------
tarih: filistinliler adam olaydıda satmasalardı topraklarını israilililer. dünyanın parasını ödediler oraya. tarihte hep zulm gördüler şimdi onlşar zulm yapıor.
-----------------------------
Bir akıllının çıkıp bunu yazıcanı topiği açmadan önce düşünmediysem namertim :)
Adamın yürüttüğü mantığa ak yaaa :) Heee filistinliler orayı sattı o zaman müslümanların kutsallarını yıkabilirler satma anlaşmasından haberin varmış gibi konusuyorsun hoca.Adamlar tünel kazıyorlar diyorum kimse görmesin yıktıklarını die kendi kendine yıkılmasını beklıyor diyorum,kalleşlik ediyorlar diorum sen kalkmış satmasalrdı diosun sanki satılan toprak sadece filistinlilerinmiş gibi.Biz burda müslümanları bilinçlendirmeye çalışıyoruz orası hepimizin topraği sahip çıkalım diyoruz senin ettiğğn lafa bak;bana dokunmayan yılan bin yaşasın,eden bulur vs...
Orayı satın almaları onlara orayı yıkma izni vermiyor verse zaten bu işi gizli gizli yapmazlar.
Bi tane salak sarışın çıkar dağdakıyle benım oyum neden bir der günlerce bunu tartısırsınız,Orda amq cocukları bizim yaradanımız dediğimiz Allah'ın kutsal saydıgı yeri yıkmak için elinden geleni yapar banane nee yaa satmasalardı dersiniz.İslam'ın sosyalizmi gerektiren birşey oldugu ne akdar da açık.Unutmayın; Hz. Muhammed'in ümmetinin başı mı daha hayırlıdır sonu mu belli olmaz (hadis).Bugün düşündüğünde ah bir uhud ta bende olsaydım da Allah yolunda ölseydim diyen biradamsanız ama bu olay hakkında en ufak birşey yapmıyorsanız ,bu herhangi birisini sadece bu konuda bilgilendirme bile olur, müslümanlığınızı sorguya çekin derim ben.İslæm için bizim yapabilcemiz birşey kalmadı artık,zaten kıyamette yakındır,bak herkes cıbıldak cıbıldak geziy salla hacı sen mi kurtarcan tevhidi derseniz sizi ancak Allah'a havale ederim,baska diyecek birşey bulamıyorum :|
