Mücevherli Minâreler...
-
Mücevherli minâreler
Ayasofya
kilisesinin açıldığı gün o muhteşem kubbenin altında
duran
İmparator Jüstinyen
"Hazret-i Süleyman sana galebe çaldım!" diye
haykırır. İmparator, bu kubbeden daha muhteşem
bir kubbenin, gök kubbe
altında bulunamayacağı inancı içindedir. Fakat Koca Sinan
"kalfalık
devremin eseri"
dediği Süleymâniye Camii ile gök kubbe altındaki
kubbelerin en muhteşemini kurup Ayasofya'yı
gölgede bırakmayı kafasına
koymuştur.Bu, öylesine
bir cami olacaktır ki, Cihan Padişahı Kanûnî Sultan
Süleymân Hân'ın ulu adına lâyık, dünya durdukça
olanca ihtişamı ile
dimdik
ayakta duracak bir şaheserdir.
Temeli atıldığı gün, Kanûnî Sultan Süleymân atıyla inşaat
yerine
gelir; devlet ayânı,
zamanın bilginleri, din adamları oradadır.
Padişah yoksullara yardımlarda bulunur, koyunlar
koçlar kesilir,
dağıtılır.
Şeyhülislam Ebussuud Efendi temele ilk taşı koyar,
Fatiha
sûresi okunur ve
inşaat başlar. Sadece temel kazısı üç yıl sürer. Bu
dönemde tersaneden getirtilen üç bin forsa gece
gündüz demeden
çalışır.İşte
İstanbul'da Ayasofya'yı gölgede bırakacak heybette bir
caminin
inşa edilmekte
olduğu haberi bütün İslâm dünyasının gözlerini
İstanbul'a çevirir. Cami temelinin oturması ve
sağlamlaşması için
inşaat
işine bir süre ara verilir. Bunun üzerine Sinan'ı
çekemeyenler,
"Ya Sinan bu
camiyi bitiremeyecek, ya da hünkârın parası bu camiyi
yaptırmaya yetmedi" şeklinde etrafta dedikodular
yaymaya başlar.İran Şahı'nın
altınları!
Bu arada cami
inşaatının durduğunu haber alan İran Şahı Tahmasb,
acele
olarak elçisiyle
İstanbul'a bir mektupla bin kese altın ve bir kutu
mücevher gönderir. Şah'ın mektubu şu övgü dolu
sözlerle başlar:"Sultannu'l-Berreyn, Hakanu'l-Bahreyn,
Varisu'l-Karneyn,
Hadimul'l-Haremeyni'ş-şerifeyn, Amiru biladi'l-İslam,
Vaziu
mizani'l-birri
ve'l-ihsan ve Şah-ı derviş dost (Rumeli ile Anadolu
Sultanı, Karadeniz ve Akdeniz Hakanı, İskender
Ülkesi'nin varisi,
Mescid-i
Haram'la Mescid-i Nebevi'nin hizmetçisi, İslam
ülkelerinin
imarcısı, lütuf
ve ihsan terazisine koyan ve derviş dostu Padişah"Böyle övgülerle başlayan mektup, ilerleyen satırlarda Kanûnî
Sultan
Süleymân'a adeta
hakarete varacak sözlere dönüşür:"İşittik ki,
camiyi tamamlamaya kudretiniz kalmamış ve yarıda
bırakıp
vazgeçmişsiniz.
Size, para ve mücevherat gönderiyoruz. Bu cevherleri
satıp ve bu parayı harcayarak inşaatı bitirmeye
gayret ediniz ki, bu
hayırlı işinizde bizim de hissemiz ola..."Bu yazılı mesajla acele olarak İstanbul'a gelen elçi, cami
inşaatının
hızla devam
ettiğini ve kendilerine ulaşan bilgilerin gerçekle
ilgisi
olmadığını müşahede
eder, ama iş işten geçmiştir...Osmanlı
İmparatorluğu'nu küçük düşürmek isteyen İran Şahı'nın
alaylı
üslubuna ve siyasi
taktiğine çok sinirlenen Kanûnî Sultan Süleymân,
parayı, elçinin huzurunda İstanbul Yahudilerine
dağıtır...Padişah, kutu
içindeki mücevherleri de, yine elçinin huzurunda
Mimar
Sinan'a
vererek:"Bu kıymetli
diye gönderilen taşlar, caminin taşları yanında
kıymetsizdir. Askerlerini al ve hemen şimdi bu
torbaları cami
inşaatına
götürüp, içindeki bütün altın ve mücevheri harcın
içine
döküp, iyice
karıştır. Sonra da işçiler bu harcı inşaatta
kullansınlar. O kadar iyi karıştır ki, hiçbir
altın ve mücevher harç
içinde görünmesin ve cami bittiğinde de bunların caminin
neresinde
kullanıldığı
hiçbir zaman öğrenilmesin" der.Bu durum
karşısında hayretler içinde kalan elçi, adeta ne
yapacağını
şaşırır. Şah'ın
mektubuna gerekli cevap verilmiş, böylece Osmanlı
Devleti'nin mali durumunun alay konusu olması
engellenmiştir.Mücevherler
harca karışır
İran Şahı'nın
gönderdiği altınlar ve mücevherler, ağızları
mühürlenmiş
büyük meşin
torbalar hiç vakit kaybetmeden caminin yapıldığı
alana
doğru yola koyulur.
Biraz sonra her biri paha biçilmez mücevherle dolu
olan meşin torbalar, dev çukurlar içinde bulunan
kireç, kil, kum,
üstübeç,
zift, pekmez şurubu, zeytin yağı, binlerce yumurta akı,
keten
ve kenevir sapı,
toprak, çakıl taşı, demir, mermer ve tuğla kırığından
oluşmuş tonlarca harcın içine dökülür. Görünmez
olana kadar
karıştırılır,
karıştırılır...İşte bu
karışım, Süleymâniye Camii'nin üç şerefeli sol
minarenin
yapımında
kullanılır, bu sebepten dolayı söz konusu minareye
"Cevahir
Minâresi"
denir.Üsküdar'dan
doğan güneşin ilk ışıkları ile, Haliç üzerinden batan
güneşin son ışıkları altında Süleymâniye Camii
minarelerinin pırıl
pırıl
parlamasının bu taşlardan olduğu söylenir.
Tarih, 1556 yılı Eylül'ünü gösterdiğinde,
şairlerin daha sonra "Her
taşına bir Acem mülkü fedadır" diye övecekleri İstanbul
şehrine,
erguvan renkli bir
hediye arz-ı endâm ediyordur. . -
gercekten cook guzel ve etkileyici biryazi sagal gunumuzde yapmaya kalksan boyle birsey yapamassin ;)) nezamanlarmisbe ne insanlar ne onurlu insanlar varmis
-
gerçekten güzel bi yazı bizi bilgilendirdiğin için saol
-
aga walla benim bildiğim we gördüğüm kadarıyla en büyük we iltişamlı kubbe edirne ki selimiye camii nin kubbesi ama gene bilgilendirme için sağol
