folder Tahribat.com Forumları
linefolder E-Book
linefolder Siyah Kan - J. Christophe Grange [ Word Belgesi Arşivlik ]



Siyah Kan - J. Christophe Grange [ Word Belgesi Arşivlik ]

  1. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    MosgzA
    MosgzA's avatar
    Kayıt Tarihi: 26/Şubat/2009
    Erkek


    J. C. Grangé yine işbaşında. 2003 yılında çıkardığı romanı "Kurtlar İmparatorluğu"yla hem dünyada hem de ülkemizde ününe ün katan Grange yeni kitabıyla Türkçe’de. Yine kanlı, yine delice, yine korkutucu bir roman var karşımızda: "Siyah Kan".Yazarın bir yıl gibi kısa bir sürede kaleme aldığı kitap serbest dalış şampiyonu bir katil ile eski paparazzi, kötülük fikrine ve kaynağına takıntılı bir gazeteciyi karşı karşıya getiriyor. Katil hapiste… Ama daha önce Kamboçya, Tayland, Malezya’da kan dökmüş. Kadınların kanı… Gazetecinin onunla temasa geçmek için oynadığı oyun romanın temelini oluşturuyor. Ama katil bu yemi bir süre sonra yutmuyor. İşte gerçek heyecan da orada başlıyor. Kim av, kim avcı, birbirine karışıyor. Grangé hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak bir roman "Siyah Kan". Paris’ten Asya’ya doğru deliliğin sınırında bir yolculuk… Dört yüz küsur sayfalık gerilimli bir kâbus… Çok çekici… Yazarın ustalığı kendini bir kez daha çarpıcı bir şekilde gösteriyor. "Siyah Kan"ı okurken kötülüğün ve kötülerin dünyasına doğru nefes nefese bir koşu tutturduğunuzu fark ediyorsunuz. Bu çılgınca koşuya karşı koymak imkansız!
    Tuhaf Bir Kadın
    15.06.2007 - 15:53
    Priscilla için...

     __________________________________________

     

     Bambular.

    Ona, bugüne kadar, hışırtılı yaprakların arasında ve cangılda ki patikalarda hep kılavuzluk etmişlerdi. Sanki her seferinde ağaçlar ona izleyeceği yolu fısıldamışlar, nasıl davranacağını sadece onun duyabileceği bir sesle söylemişlerdi. Ancak bütün bunlar artık geçmişte kalmıştı. Kamboçya'da. Tayland'da. Ama şimdi Malezya'daydı. Yapraklar yüzüne sürtünmüş, onu çağırmış, ona işaret yollamıştı...
    Ama ne olduysa olmuş, sonunda ağaçlar ona cephe almış, aleyhine dönmüştü.
    Ve sonunda da onu tuzağa düşürmüşlerdi. Bütün bunların nasıl olup bittiğini bilmiyordu, ama bambular iyice birbirlerine yaklaşmış, dikleşmiş ve geçilemez, aşılamaz bir hücre halini almıştı.
    Parmaklarını kapı boyunca dolaştırdı. İmkânsız. Kaplama tahtalarını sökmek için yeri eşeledi. Boşuna. Kafasını yukarı kaldırdı ve sımsıkı palmiye yapraklarından oluşan tavanı gördü. Nefes almayalı ne kadar zaman olmuştu? Bir dakika? İki dakika?
    İçerisi hamam gibi sıcak olmuştu. Suratı ter içindeydi. Bütün dikkatini içinde kapalı kaldığı bölmeye verdi: en küçük aralık bile rotang sicimiyle sıkı sıkıya kapatılmıştı. Bu sicimlerden birini çözmeyi başarabilirse, içeri hava girebilirdi. İki parmağıyla denemeye çalıştı: yapacak bir şey yoktu. Birkaç saniye boyunca duvarı tırmaladı, tırnakları kırıldı. Öfkeyle duvarı yumrukladı ve sonunda yere, dizlerinin üzerine çöktü. Geberecekti. O, apne ustası, bu kulübede havasızlıktan ölecekti.
    O anda, gerçek tehlikeyi hatırladı. İleri doğru baktı: koyu renkli bir sıvı ona doğru ilerliyordu; ağdalı, ağır, katran gibi bir sıvı. Kan. Az sonra ona ulaşacak, her yanını kaplayacak, onu boğacaktı...
    İnleyerek duvarın dibine büzüldü. Ne kadar az hareket ederse, o kadar az havaya ihtiyacı olurdu; havaya duyduğu açlık ciğerlerine acı veriyor, zehir dolu bir kabarcık gibi gırtlağını yakıyordu.
    İyice büzüldü ve bir yarık, zayıf bir nokta bulmak umuduyla zemindeki köşeleri takip etti. Bu şekilde, dörtayak üzerinde ilerliyordu, başını çevirip baktı. Kan, ondan sadece birkaç santimetre uzaktaydı. Ulur gibi bağırdı, sırtını bölmenin duvarına dayadı, topuklarıyla döşemeyi itekliyor, geri geri gitmeye çabalıyordu.
    Sırtını dayadığı duvarın direnci kırıldı. Birden hücrenin içine toz ve samanla karışık beyaz bir ışık doldu. Onu düştüğü yerden kaldırdılar. Malezya dilinde bağırışlar, emirler duydu. Aşağıda palmiye ağaçlarını, gri kumları ve çivit mavisi denizi gördü. Ciğerlerini patlatırcasına temiz havayla doldurdu. Havada bir balık kokusu vardı. Beyninde iki isim yankılandı: Papan, Çin Denizi...
    Adamlar onu sürüklercesine götürürlerken, diğerleri kulübenin kapısında toplaşmış, bir şeyin üzerine çöreklenmişlerdi. Vücudunun her yerine yumruklar inip kalkıyor, zıpkınlar bedeninde delikler açıyordu. Büyük bir soğukkanlılıkla her şeye göğüs geriyordu. Aklında sadece tek düşünce vardı: mademki artık o hücreden kurtulmuştu, onu görmek istiyordu. Kanın kaynağını, geldiği yeri
    Yarı karanlığın içindeki kişiyi.
    Gözlerini kulübenin olmayan kapısına doğru çevirdi. Dip tarafta, derme çatma bir direğe kıskıvrak bağlanmış, çırılçıplak genç bir kadın gördü. Vücudunun her yerinde, baldırlarında, kollarında, gövdesinde, yüzünde onlarca yara vardı. Gırtlağı kesilmişti. Genç kadın, kanı ağır ağır, ancak sürekli akacak şekilde doğranmıştı.
    O anda gerçeği kavradı: bu korkunç görüntü onun eseriydi. Bağırışlar, suratına inen darbeler arasında ürkütücü gerçeği kabulleniyordu.
    O bir katildi.
    Bir kan dökücüydü.
    Bakışlarını kaçırdı. Balıkçılar kumsala doğru iniyor, öfkeyle onu sürüklüyordu.
    Gözyaşları arasında, bir dalın ucunda sallanan ipi gördü.

     

     Download Rapidshare

    http://rapidshare.com/files/203995027/siyah_kan.doc.html

     


    www.metalheadtr.com | www.doom-metal.org
  2. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    alibaba
    alibaba's avatar
    Kayıt Tarihi: 17/Temmuz/2005
    Erkek
    bende kitabı var 1 haftadır okuyorum gayet hoş güzel bir kitap tavsiye ederim herkese.

    Rakı, şarap içiyorsam sana ne, Yoksa sana bir zararı içerim. İkimiz de gelsek kıldan köprüye, Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.
Toplam Hit: 1513 Toplam Mesaj: 2