Tekrar Karşılaşmak Üzere (Hikaye)

  1. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    NaZi_
    NaZi_'s avatar
    Kayıt Tarihi: 15/Şubat/2010
    Erkek

         


              Hikayenin sonuna geldiğimi anlamadığından olacak, sonuna dek açtığı gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Bu öyle bir bakıştı ki, bir ayrıntıyı atladığınızı veya kendini beğenmiş topluma göre yanlış anlaşılacak bir cümle söylediğinizi düşünürdünüz. İlk defa bir başkası ile paylaştığım da düşünülürse, telaşa kapılmış olmama şaşmamalı. Belki de dinleyicimden beklediğim doygunluğu sezemeyişimdendir, kim bilir, çok uzun bir zamandır sakladığım bu sırrı paylaşmış olmamın pişmanlığı ile soğuk terler atıyordum. Yaz aylarından birinde olmamıza rağmen gökyüzü gri, hava rüzgarlıydı. Ara sıra burnunuza veya dudak kenarınıza damlayıp patlayan bir yağmur tanesi hissediliyordu. Şiddetleneceğinden endişe ettiğimiz için sığındığımız pastanenin ikinci katındaydık ve çay lezizdi. Tadına baktı ve hemen ardından dudaklarına bir memnuniyet yerleştirdi. Renginden, sadece özel günlerde süründüğünü tahmin ettiğim ruju ile kaplanmış kalın dudaklarına baktığıma emin olduktan sonra konuşmaya başladı;

    - ''Çay çok taze. Sanırım bizi bekliyormuş, değil mi ? Ah, buranın kurabiyelerine bayılıyorum. Özellikle tarçınlı olanlarını denemelisin. Tahmini bir tarif ile denedim ancak, pastanenin taş fırını ile boy ölçüşemeyeceğim kesin.''

               Lafı çok uzattığını düşünmüş olacak ki, boyalı dudaklarını içe doğru büktü ve çarçabuk birbirine bastırarak ağzını kapattı. Hafta ortasında ve genel çalışma saatleri içersinde olmamızdan dolayı böyle bir yerin pek de hararetli çalışması beklenemezdi. ''Bizi bekliyorlarmış...'' demekle kastettiği de buydu zaten; burası aslında bir hafta sonu kaçamağına veya henüz birbirlerine itiraf edememiş aşıklara uygun bir yerdi. Ben de çayımdan bir yudum aldım ve hafifçe gülümseyerek onayladım. Birilerini onaylamak için konuşmayı sevmem. Bunun cümleleri yorduğunu, bir kaç defa tekrar edildiğinde cümlenin artık bir ehemmiyetinin kalmadığını düşünürüm.

               Sır olarak tasvir edilen mahremin nasıl oluştuğunu biliyorum. Hatta mucidinin bir bayan olabileceği konusunda oldukça ısrarlıyım. Sağlam delillerim olsaydı, eminim, tarihin sayfalarını ele geçirmiş erkek mucitlerin epeyce canı sıkılırdı. Kendimce tanımı şöyle ki; bir süre saklanmasının ardından, bir başkası ile paylaşılan her şeye sır diyoruz. Yani sır denen şeyin aslında somut veya soyut herhangi bir şey ile alıp veremediği yok. Aslında sır denen şey; insanın kendine verdiği sözlere ne kadar sadakatsiz olduğunu gösteren bir kavram. Biraz düşününce, tüm bunları niçin bayanların üzerine yıktığımı anlarsınız.

               Sır saklamak meselesini kendimce bir yöntemle izole etmeyi başardığımı düşünüyorum. Sırrımı sadece tek bir kişi ile paylaşıyorum. Tam bu noktada, pek etkili bir yöntem gibi görünmüyor olabilir ancak, bunun için kesinlikle tanımadığım ve genellikle de henüz telefon numarasını almadığım, tek sohbetlik insanları seçiyorum. Daha sonra da telefon numaralarını almıyorum tabii. Her seferinde yeni bir tekrar karşılaşma arkadaşı ediniyorum. Bu sayede insanlarla tanışmak için bir nedenim oluyor ve sırlarımı paylaşmış olmaktan dolayı o tarifsiz iç rahatlığa erişiyorum. Şimdi, çok merak etmiş olsanız da sır olduğu besbelli bu hikayeyi sizinle niçin paylaşamayacağımı anladınız sanıyorum.

              Hikayeyi anlatırken şiddetini arttıran yağmur, son cümlelerimi peşi sıra sarf ettiğim sıralarda sakinleşti ve çayımın son yudumunu mideye indirirken de ansızın duruverdi. Anlatacaklarım bitmişti bitmesine ancak, insan merakta kalıyor, konu ile ilgili bir yorum bekliyordu. Dimdik bakan gözlerini devirdi, çeyrek dakika kadar çantasının papatyalı motifine baktı ve hemen ardından da çayının son yudumuna uzandı. Hal ve tavırlarından bir fikir yürütmek mümkün değildi. Çoğu zaman vücut dili, ağzımızdaki bakla hakkında bir çok fikir verebilir ancak, beynim kaskatı kesilmişti ve herhangi bir fikrim yoktu. Yalnızca, çayının o son yudumunu epeyce gürültülü bir şekilde hüpletmişti. Elbette ki, iyi ya da kötü olarak ön yargılamak bana yakışmazdı ancak, anlattıklarım şöyle dursun, anlatmak istemediklerime kadar anlamış, hatta üzeri kapalı hiç bir şey kalmamışçasına bir hüpletişti bu.

               Bir refleks olarak algılanacak atiklikle kol saatime uzandım. Tam 13 sene evvel, orta okula geçtiğim sıralar, babamın hediye ettiği bir saatti bu ve yine başka bir sırdan kaynaklı olarak beynimde cereyan eden bir fikir üzerine tam 12'de durdurmuştum. Öyle ki, akrep, yelkovan ve saniye ibresine kadar aynı hizada ve tam 12'yi gösterir vaziyette duruyordu. Elbette ki saatimi onun göremeyeceği şekilde tutuyordum. Hevesli görünmeyi sevmezdim çünkü, bu durum karşınızdaki için beklentileri oldukça arttırıyor. En azından ben böyle düşünüyorum. Bu sebepten, düşüncenin özüne ulaşmak imkansızlaşabiliyor. Böyle durumlarda, yani meraklı görünmek istemediğim durumlarda, saatime bir süre bakarım ve bu hareketim son sözleri etme vaktinin geldiğini işaret eder. Tesadüfe bakın ki, benim de sadece o son sözlere ihtiyacım vardı fakat, herhangi bir laf etmedi. Ben de aynı reflex ile oturduğum yerde doğruldum;

    -''Biraz yürümeye ne dersin ? Saat de epey ilerledi.''
    - ''Pekalaa. Hem ben yağmur sonrası ortalığa dağılan kokuya bayılırım.''
    - ''Çimenler.''
    - ''Kusuruma bakma, anlayamadım ?''
    - ''Bahsettiğin koku; ıslanmış çimenlerin kokusu. Islanır ve gevşerler. Tıpkı yeni duş almış bir kadın gibi etkileyici bir koku yayarlar. Pahalı parfümleri bile gölgede bırakacak saflıkta bir koku.''

               Daha önce bunu hiç kimseden duymadığına emindim. Kendimi beğenmişlikten değil, suratının aldığı itirazsız kavrayıştan bunu anlayabiliyordum. Pastanenin çıkışında koluma girdi. Kol kalınlığı neredeyse benimkinin yarısıydı. Bir müddet kol kola, burun deliklerimizi büyüte büyüte, ciğerlerimize ıslak çimen kokusu doldura doldura yürüdük. Gelgelelim bu kokunun gübre ile karışık topraktan kaynaklandığı konusunda şüphelerim yok değildi ancak, onun keyfi yerinde, açıkladığım şeye inanmış, belki de boş vermiş görünüyordu. İşte bu nedenle taze tanışıklıkları seviyordum. Tanıdığına emin olmadıkça hiç kimse sizi terslemeye veya düzeltmeye cesaret edemez. Hiç bir sağlam temele dirseğini dayayamayacak bir şey söylersin ve itirazsız kabul görür. Bir anlık da olsa hayallere dalmak güzeldi. Çünkü insan gerçeklikle çok fazla yaşayamayacakmış gibi hissediyor.

               Adımları yavaşladı, artık geride kalmıştı. Boyalı dudaklarına yine aynı memnuniyeti yerleştirmiş, sanki bir sirk gösterisindeymiş gibi onüç santimetrelik topuklularının üzerinde duruyordu. Sorunun ne olduğunu merak edermişçesine bakmış olmalıydım ki, başıyla, eski püskü, yağlı boya ile boyanmış bir ahşap kapıyı işaret etti. Beyazının sararmış olmasından eski olduğunu anlardınız ancak, bunu anlamanız için daha bir çok kusuru da vardı. Adamakıllı, şöyle bir kırk senedir orada olmalıydı. Aramızdaki mesafeyi yürüdü ve davetkar bir tavır takınırken de uzunca bir iç çekti;

    - ''Yabancı da olsa, biri ile konuşmayalı, gerçekten konuşmayalı çok uzun zaman olmuştu. Teşekkür ederim.''
         Gerçekten konuşmaktan kasıt neydi ? Sanki aklımdaki soruyu anlamışçasına bir anda açıklamaya girişti;
    - ''Farkında olduğunu düşünüyorum; insanlarla ikili dialogların klişeleşmiş kalıpları var artık. Lanet olası Tom ve Jerry'nin bir anda dili çözülseydi ilk konuşmaları nasıl olurdu dersin ?
    - ''Bekle bir saniye tahmin edeyim. Sanırım şöyle; -Nasılsın? -İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın? -Ben de iyiyim, sağol.''
    - ''Peki ya Tom'un Arap bacı'dan çektikleri, Jerry'nin peynire hasret hali ve aralarındaki bitmeyen kavga hakkındaki düşünceleri ne olacak ? Demem o ki, insanlar artık insanlıklarından bir hayli kaygılı. Bugün seninle yaptığımız şey benim için çok değerli. Bir süre tedirgin olmadım değil ancak, birinin bana güvendiğini hissetmeyi çok özlemişim.''

               Sol kolunun yanını okşadım ve bir kez daha saatime baktım. Acele ile atıldı ve beni bir kahve içmek üzere içeriye davet etti. Zaten benim de beklediğim buydu. Zırvalıklarını dinlemek beynimi uyuşturmuştu ve ne kadar kahve bahane olsa da iyi gelecekti.

               İçeri girdiğimde gördüğüm manzara, evin dış kapısından daha yeni değildi. Her yerde irili ufaklı, kimisi tükenmiş, kimisi yarısına dek erimiş mumlar vardı. Ev öyle ufaktı ki, televizyonu yatağa oturarak izliyordunuz. Duvarlar bordo duvar kağıdı ile kaplanmıştı. İçeriye girdiğimizde yanmakta olan abajurun sapsarı ışığına, 3 - 4 tane de mum ışığı eklendi. Oluşan bu oldukça loş ortamda insan iyiden iyiye geriliyordu. Herhangi bir şey konuşmadık veya çok uzun bir süre oturmadık. Birer sigara ve kahve içtik, ardından sevişmeye başladık. Sevişirken üzerimi örtmek isterim. Çünkü üzerimde bir şey yoksa kendimi kötü hissederim. Gelgelelim bu loş ortamda, üzerimde hiç bir şey yokken bile rahattım. Odanın, sizi sarıp sarmalayan bir mizacı vardı. Uzunca bir zaman, çokça kişinin stres attığı bu yatak, bir o kadarının derdini dinlemiş mumlar ve en güzel şarap kokularının sindiği bu duvarlar, sanki halimden anlıyordu. Anlayış gösteriyorlardı.

               Bıçağı tam kalbine isabet ettirmiştim. Herhangi bir boğuşma olmadı. Zaten en rahat, en gevşemiş halini beklemiştim. İlk bir kaç saniye kıpırdamadı ancak, şişip-sönen göğüs kafesinden henüz ölmemiş olduğunu anlayabiliyordum ve tetikte bekliyordum. Herhangi bir laf etmedi. Suratında koca bir tokat gibi patlayan o hayal kırıklığını görebiliyordum. Bacakları iki yanına açılmış, vajinasından sızan akıntıya aldırmadan yatıyordu. Sol ayağının baş parmağının seğirdiğini hatırlıyorum. Bunun nedeni korku değildi. Bıçağı kalbine saplamadan hemen önce o cinsel hazzın doruğuna çıkmıştı. Orgazm sırasından bu parmağın niçin kontrolünü kaybettiğini anlamış değilim. Sadece, duyacaklarından korkan bir yutkunma sonrasında bana döndü ve şöyle söyledi;

    - ''O kadını da sen öldürdün değil mi ?''
    - ''Senin kadar güzel ölmemişti.''

              Odaya girdiği anda bağırıp çağırmaya başlayan şişko adamdan ses yoktu artık. Ne koşuyordu, ne de içerisi çok sıcaktı ancak, şişko adam şıpır şıpır terlemişti. Tam iki kaşının ortasında kocaman bir et beni vardı ve bu onun çirkin çehresini biraz daha çirkinleştirmişti. Bununla yaşamak zor olsa gerek diye düşündüm. Sessiz olan öteki de kaleminin kıçını masaya vurup duruyordu. Bazı şeyler bir süre sonra dayanılmaz olabiliyor. Yarım dakikalık bir suskunluk sonrasında şişko adam odadan çıktı, terleyen alnını silmiş, kravatını biraz gevşetmiş ve bir de üzeri yazılı bir kağıt alıp gelmişti. Kağıdı dik konumda önüme itekledi ve titrek bir ses tonu ile konuşmaya başladı;

    - ''İfadeni gözden geçir ve imzala, ucube!''
    - ''Ucube mi?''
        
             Tek bir kelime etmemi beklediğini biliyordum. Beni yanıltmadı ve ağzımı açmamla boğazıma yapışması bir oldu. Şişkoydu ve güçlüydü de. Zayıf olanla beraber kapıdan giren bir kaçı daha şişkoyu sakinleştirdiler. Zayıf olan öteki bir koluma, daha önce görmediğim başka bir tanesi de diğer koluma girdi. Masadan kapıya dek yürümüştük ki, şişkoya döndüm;

    - ''Tekrar karşılaşmak üzere...''






    Kendimi bir akşam toplumun ete kemiğe bürünmüş hali ile yemeğe çıkarken hayal ediyorum şimdi; yemekler gelmiş ve çiğnemeye devam ediyoruz. Tam o sırada topluma doğru bakıyorum, ben aseksüel olmaya karar verdim, diyorum ve toplumun yüzü düşüyor. Başlıyor neden ve sonuçlarını sorgulamaya, felaket senaryoları anlatmaya ve yer yer yaftalamaya. Hayal ediyorum, yerimden kalkıyorum ve masanın etrafında bir yarım tur atıyorum, artık toplumun yanı başında, tabiri caizse ensesindeyim. Bir kolumu masaya dayıyorum ve kısa kollu tişörtümden uzanan kollarım yılların emeği sonucu bir kas yığını şeklinde, tam da toplumun bakacağı yerde duruyor. Kulağına doğru eğiliyorum ve şöyle diyorum; desene sen her bi sikimi çok iyi biliyorsun lan ?!
  2. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    Ersekmen
    Ersekmen's avatar
    Kayıt Tarihi: 01/Aralık/2012
    Erkek

    Çok iyi ...


    Nasıl anlatsam, inandığın her şeye inanmıyorum. Biliyor musun bir gün gerçekten gideceğim. Neresi onu bilmiyorum. Kuş ölür , sen uçuşu hatırla ...
Toplam Hit: 643 Toplam Mesaj: 2