folder Tahribat.com Forumları
linefolder Genel
linefolder YALANI OLMAYAN YAŞAM



YALANI OLMAYAN YAŞAM

  1. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    ccl5
    ccl5's avatar
    Kayıt Tarihi: 02/Ocak/2006
    Erkek
    Ertesi sabah Kars'tan ayrıldık. Doğubeyazıt'a doğru yola çıktığımızda farklı bir dünyaya doğru ilerlediğimizi farkeder gibi oldum. Herşeyden önce yolcuların çoğu farklı bir dil konuşuyordu. Kürtçe idi bu dil. İnsanları tipi ve davranışlarıda biraz değişikti. Ancak bu insanlarda ilk farkettiğim şey, traji-komik bir acele ve telaşla konuşmaları ve koşuşturmaları oldu. Farklı bir şaka ve espri anlayışları vardı. Yani çok kötü olan bir şeyi, komik hale getirebilme becerisi kazandıklarını farkettim bu insanların kısa sürede. Yolda kimse bizle ilgilenmedi. Taa ki otobüsümüz silahlı kalabalık bir güvenlik grubu tarafından durdurulup aranana kadar. Polisler otobüse girdiğinde etrafı bir ölüm sessizliği sardı. Kimlik kontrolu yapıyorlardı. Piers ve Melinda önde, Reiner ise benim sağımda, bense pencere kenarında oturuyordum. Önümüze doğru gelen bir polis bizden pasaportlarımızı istedi.

    Etraftaki sessizlik, içerideki herkes sanki suçlu imiş gibi bir izlenim yaratıyordu. Bizde suçlu bir durumda, bir suç otobüsünün içerisinde yakalanmıştık sanki. Yanımdakiler pasaportlarını çıkarttılar. Ben de eski defter şeklindeki nüfus kağıdımı.

    "- Sen Türk' müsün? diye sordu polis ve bir elindeki eski nüfus kağıdına ve bir de yüzüme dikkatlica bir kaç defa baktı. Ve tekrar sordu;"- Sen Türk'müsün yoksa turist mi? Bir an soruyu anlamadım ama gururla "- Türk'üm!" dedim. "- Ne yapıyorsun burada? diye sorunca da "- Turistim!" diye cevap verdim?. Polis sanki ben onunla dalga geçiyormuşum gibi bir edayla,"- Ne demek yani! Hem Türk, hem turist olunur mu? Gerçeği söyle Türk müsün? Turist mi? Pasaportunu çıkar!" deyince, içine düştüğüm derin umutsuzluk cevap vermemi engelledi ve boş bakışlarla bakakaldım.

    Bir problem olduğunu sezen komiser derhal gelerek duruma el koydu ve nüfus kağıdımı uzun uzun inceledikten sonra "-Hayret bugüne kadar burada hiç turist olarak gezen bir Türk görmemiştik!" dedi ve şüphesini yine de tam yenememiş bir şekilde olayı unutmaya ve bizi hiç görmemiş gibi davranmaya karar vererek, ilgisini başka bir tarafa verip kontrola devam etti ve arka kapıdan inerek aramayı bitirdiler.

    Evet farklı bir dünyaya daha dalmıştık işte.İndiklerinde otobüs yavaşça hareket etti ve o derin sessizlik, yerini mırıltı, homurtu ve esprilere bıraktı ve yola devam ettik.

    Otobüsten neden olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir şekilde Iğdır'da indik. Sanırım seyahati planlayan Piers kalmak için nedense Iğdır'ı seçmişti. Ancak Iğdır'da kalınacak bir yer ve neden göremiyorduk sanki. Bir süre yol kenarındaki o büyük ve sıra sıra kamyon ve tır parklarına park etmiş tırların arasında avare dolaştık. Kümelenmiş ve yere çömelip çay pişiren tır şöförleri ile biraz sohbet ettik ve içlerinden birinin "-Boşverin Iğdır'ı burada bir şey yok siz asıl Doğubeyazıt'a gidin, bende birazdan otarafa hareket ediyorum benimle gelirsiniz işte!" tavsiyesine ve teklifine uyarak kamyona atlayıp tekrar yola koyulduk. Yoldaki kayısı ağaçları ilginçti, meğer Iğdır ovası doğunun sebze, meyve, deposu imiş, her yerin dağ, taş, olduğu bu yurt köşesinde Iğdır Ovası'nın bizi verimliliğiyle şaşırttığını hatırlıyorum.

    Doğubeyazıt'a geldiğimizde hava kararmıştı. Daha sonraları turist rehberi olarak da sık sık geleceğim, ve dağcı olarak hemen yanıbaşında heybeti ile heyecan veren Ağrı Dağı'nın zirvesi dahil, her yerini karış karış gezip birbirinden komik ve enteresan anılar biriktireceğim bu garip, esrarengiz ilçeye ilk gelişim böyle oldu işte. Doğubeyazıt hikayeleri herhalde ayrı bir kitap konusu olur, ancak şunu belirmekle yetinmek istiyorum. Türkiye'de bu kadar kendine has insanları, standartları, yaşam biçimi ve karizması olan bir başka ilçe çok azdır herhalde. Buna ilçenin tam Türkiye-İran sınır kapısında ve binlerce yıllık tarihi ipek yolunun üstünde yer almasını büyük etkisi olduğuna inanıyorum.

    Bir de, biz buraya ulaştığımızda, Turizm Bakanlığı'nın o meşhur İshakpaşa Sarayı posteri henüz yayınlanmamıştı. Yani o mistik görüntüyü ve sarayı biz burada tesadüfen ve en güzeli doğal olarak keşfettik. Türkiye'de herhalde sanat tarihçileri ve arkeologların dışında çok az kişi böyle bir sarayın varlığından haberdardılar, ve en güzeli ortada Turizm'le ilgili hiç bir faaliyet yoktu. "Turist"ler, doğuda yaşayan insanlar için o günlerde, garip sırt çantalarıyla yollara düşmüş, yardıma muhtaç, meczup kişlerdi herhalde. Ve böylesi çok daha güzeldi her açıdan.

    Karanlıkta kerpiç evlerin arasından nereye gittiğimizi bilmez bir şekilde yürüyorduk. Kasabada motorlu araç yoktu. Bu yüzden uzaktan bize doğru gelen at arabasını hemen farkettik. Bu insanlar Roma Devrinde hipodromdan çıkmışçasına sürüyorlardı at arabalarını. At arabaları, bu cengaver sürücülerin altında Roma Dönemi savaş arabalarına dönmüştü adeta.(Neyse bu şekilde devam edersem bu yazı bitmez...) At arabası önümüzde durdu ve sürücü/savaşçı bize el kol hareketleriyle ne yöne gideceğimizi anlaşılmaz bir lisanla bağıra çağıra anlatarak gösterdi. Ve anlayıp anlamadığımızı hiç merak edip beklemeden tam gaz devam etti. Gösterdiği yöne doğru bir süre daha yürüdük ve sonunda ilçenin ana caddesine ulaştık. Ve tabii ki ilk işimiz gördüğümüz tek OTEL tabelasının altıda yer alan zor farkedilen dar kapıdan kendimizi içeri attık. Sokaklar terkedilmşti sanki, otel de öyle. Alışık olduğumuz gibi, kendi seçtiğimiz odalara yerleştik daha doğrusu çantalarımızı bıraktık ve dışarı çıktık. Kısa bir yürüyüşten sonra ilçeyi gündüz gezmenin daha hayırlı olacağına dair aramızda konuşulmadan varılan bir mutabakat sonucu otelimize geri dönüp yatıp uyuduk.

    Sabah korkunç bir insan kalabalığı gürültüsüyle uyandık. Kaldığımız odanın penceresindeki manzara muhteşemdi. Ağrı dağı yaz günü karlı tepesi ve olanca heybetiyle pencereden bize ulaşılmaz olanı anımsatıp, merak uyandırıyor, pencerenin hemen altında bulunan ilçe pazarında her türlü tanımadık meyve,sebze, peynir, kayısı çeşidi, avaz avaz bağırışılarak satılmaya ve alınmaya uğraşılıyor, başlarında sarık ya da eşarpları ve tipik uzak doğu kıyafetleri ile insanlar ve mizanseni tamamlayan, penceremizin 20 m. ilerisinde sağda yer alan, hoparlörsüz ezan okunan cami minaresi manzarası ile şehir tam bir 1001 gece masalları diyarını andırıyordu.

    Hemen dışarı pazara fırladık. Gözümüze ilk kesen peynirden ve tereyağından alıp doğruca hemen köşedeki asmalı çay bahçesindeki masalara yerleştik ve Reiner'in koşarak gidip fırından aldığı sıcak ekmeklerle müthiş bir kahvaltı. Ve sonra da kalabalığın içinde kaybolma. Yaptığımız sohbetler biz tek bir yöne doğru yönlendiriyordu. İshakpaşa Sarayı. Öğleden sonra az pilav az kurudan sonra, az çorba içtiğini iddia eden bir müşterinin bağırılarak, fakat para da alınmayarak kovulduğu o samimi lokantada, leziz doğu yemeklerini yeyip, öğle rehavetine karşı gelerek, serin ve rüzgarlı yoldan şehir dışına çıktık. İlçenin bulunduğu ova aslında 2.200m rakımı ile Uludağ Oteller'den daha yüksekte yer alıyordu. O yüzden iklimide, her şeyi gibi kendine hastı D.beyazıt'ın.

    İshak Paşa Sarayı'na geldiğimizde söylemeye hacet yok kendimizi bir masal aleminde bulduk. Burası hakkında daha önceden hiç bir şey bilmiyorduk. Sanki biz keşfetmiştik burayı. Hemen her tarafını gezdik, minaresine tırmandık. Minaresinde, duvara çakı ile kazınmış 1917 tarihi ve rusça yazı bir rus askerinden kalmaydı muhtemelen. Daha sonra O yıllarda Doğubeyazıt'ın rus işgali altında kaldığını ve bu muhteşem yapının altın kaplama olduğu söylenen kapısının Moskova müzesinde olduğunu duyacaktık.

    Burada kalıp bir komün kurmayı dahi hayal etmiştik hatırlıyorsam. Ayrılamadık oradak gün batana kadar. Ve ben yolun öteki tarafına doğru giderek, bu gezide herhalde doğu istikametine doğru İstanbulda'ki evimden en fazla bu noktaya kadar uzaklaşabilirim deyip, yerden hatıra olarak bir taş aldım.

    O taşı almamla ise, geri dönüş de başlıyordu aslında..
    THE OPERATION IS FINISHED

    öcümü alacağım
Toplam Hit: 717 Toplam Mesaj: 1