Zaman...
-
Anı yaşamak...Bunu sık sık duymuşuzdur. Peki nasıl yaşanacak bu an? Nasıl yaşayacağımızı düşünürken kayıp gitmeyecek mi " o an" ?
Zaman...Herkese dağıtılan o anlar bileşiği...Nasıl harcayacağımızı düşündüğümüzde geçmek bilmeyen, umursanmayınca da çabucak yitirilen...
Zamanın varlığı ve göreliliği her "zaman" ilgi çekici bir konu olmuştur. Yunan filozoflarının çoğu, zaman konusuna doğrudan yahut dolaylı olarak değinmişlerdir. Thales, "arke"yi, yani evrenin ilk nedenini, ilk maddesini, "su" olarak görür. O'na göre, herşey sudan türedi ve bu dönüşüm "zaman" içinde gerçekleşti. O halde, denilebilir ki, Thales, evrenin oluşumunu "suyun zaman içindeki döngüsü" olarak yorumlamıştır. Demokritosa göre ise, varlığın başlangıcı, tek tek atomların, zaman içinde bir araya gelmesidir. O'na göre "ruh" denen şey aslında atomların düzenli hareketliliğidir. Yani ruhun varlığını reddeder, onun yerine mekanik bir bilinç oluşturur. Dolayısıyla, insan atomların bir araya gelmesiyle oluşan bilinçli bir robottur. Tabi bu fikir, modern materyalizmin temelini oluşturur. Maddeci anlayışın fikir babası olan Demokritos da, bu oluşumu "zaman" ile bağdaştırır. Bir de zamanı doğrudan tanımlayan filozoflar vardır. Aristotelese göre zaman, "tek tek anlardan oluşan bir farkındalık zinciri"dir. Zamanı, aslında farkındalığımız, bilincimiz, yani algılarımız belirler.
Bilinci yerinde olmayan, baygın bir insan için zaman kavramından söz edilemez. Ama bizler, onun algılamadığı (algılayamadığı) zamanı yine de algılarız, hem de tüm çıplaklığıyla. Mesela bu algılamayan şahıs, hasmımızdır ve ameliyathanededir. Onun için "zaman" yoktur, bizim için "sabır". O narkozun etkisiyle baygın, bizde onun etkisiyle...Bizler için zaman ilerlemez, durmuştur adeta. Burada şu sonuç çıkarılabilir: zaman bir gereçektir, tüm evreni kapsayan bir gerçek...öte yandan bizler için bazı durumlarda görece bir konudur. Algılarımız yaratılış bakımından eşit, yaşayış bakımından değildir. Zaman, çeşitli ruh hallerinde, çeşitli şekillerde algılanır. Öyleyse, zaman, hem bizden bağımsız, hem de bize bağımlı bir olgu...Bir anda tüm dünyada herkes, bir günlüğüne baygın düşerse, acaba o kayıp gün, kim tarafından ve ne şekilde algılanacaktır?
Zamanın bizden bağımsızlığı ise, yaşlanma konusuyla ilintilidir. Hayatı dolu dolu yaşayan da yaşlanır, bitkisel hayatta makinelere bağlı olarak yaşayan da. Her geçen gün, hücrelerimiz ölür. Yaşlanma noktası ise, ölen hücrelerin yenilenen hücrelerden daha çok olduğu yerden başlar. İnsan ömrünün tahminin yapılması da bu vesileyle olur. Hiç şüphesiz kimse, öleceği tarihi bİlemez, bilemeyecektir. Ama bir insanın "ortalama" ne kadar yaşayabileceği tahmin edilebilir. Her hücrenin 3 defa yenilenme aşaması vardır. Vücuttaki tüm hücrelerin yenilenmesi yaklaşık 30 yılda gerçekleşir. Bu baştan ayağa yenilenmenin de üç aşama olduğunu düşünürsek, tüm hücrelerimizin yenilenme limiti, 90 yılı bulur. Bundan sonra ise, hücre ölümleri gerçekleşir ve çöküş çok hızlı olur. Her bir yenilenme, bir öncekine oranla daha zayıf kaldığından, otuzlu yaşlardan sonra yavaş yavaş yaşlılık evresine girilir. Tabi, ölüm tarihini kesin olarak bilme noktasında, bilim, çaresiz kalmaktadır.
Zaman konusunda Aristo'dan sonra düşüncelerini sistematik olarak düzenleyen bir diğer düşünür, Immanuel Kanttır. Kant, tüm somut ve görünür olan herşeyi elediğimizde geriye "Uzay ve Zaman" kaldığını söyler. Kanta göre, zaman evrenin içinde değil, evreni aşkın bir metafordur.O, evren olmasaydı, zaman yine var olurdu, görüşündedir.
Zamanın göreliliği konusunda en çarpıcı fikirleri sunan hiç şüphesiz tüm zamanların en büyük fizikçisi sayılan ve fizik dalında nobel ödülü alan, ayrıca atomu parçalamasıyla da tanınan Albert Einsteindır. Geliştirdiği İzafiyet (görelilik, rölativite) teorisiyle, zaman hakkında çok ilginç tespitlere varır. Zamanın, kozmos boşluğunda farklı bir boyutunun olduğunu keşfeder. Örneğin; beş yüz ışık yılı uzaklıktaki bir yıldıza ışık hızıyla gider ve dünyaya geri dönersek, biz sadece on yıl yaşlanmış olacağız, dünyada ise 2000 yıl geçmiş olacaktır. Bu, çoğumuza uçuk bir fikir olarak görünebilir, ama tüm bunlar, bilgisayar ortamında kanıtlanmıştır. O nedenle bu bir hipotez değil, teoridir. Yani hipotezin bir çok bulguyla desteklenmesi sonucunda gelinen, sondan bir önceki aşama. Bunun bizzat denenmesinin olanağı yoktur. Dolayısıyla, bizzat denenerek kanun hükmünü taşıyabilmesi olanaksızdır.
Zamanı, kendi teorisinde büyük destekçi olarak gören bir diğer düşünür, evrim fikrini ilk kez dile getiren, ünlü biyolog Charles Darwindir. İnsanların bir çok safha geçirdiğini söyler ve insanı, maymunun "zaman" içinde şekil değiştirerek yeni bir form kazandığı hal olarak tanımlar. Bu safhalara çeşitli adlar verilmiştir. Ona göre insan evriminin başlangıcını, "Primat" denilen ilkel maymunlar oluşturur. Primatlar, zamanla değişikliğe uğrar ve yeni bir canlı türü olan "Homo Ergaster" sonrasında da "Homo Erectus"un oluşumuna zemin hazırlar. Her bir aşamada beyin hacmi beden yapısı ile paralel olarak büyür. En son aşama ise iki koldan gerçekleşir: Neandertal ve Homo Sapiens Sapiens (modern insan). Zamanın evrimdeki yeri, bizzat evrim mekanizmasını oluşturmasıdır. Tüm bu safhaların dayanak noktası başkalaşımdır. Bu başkalaşım (değişim) ın temel nedeni zamandır. Fakat Darwinin bu görüşleri, Modern Biyoloji tarafından bile kanıtlanmış değildir. Darwin böyle bir sistem inşa etmiştir, ama ara formlar halen tam anlamıyla ispatlanamamıştır, ispatlanamayacaktır. İnsanlık tarihi Adem (a.s) ile başlamıştır ve bunun gerçekliğini tartışmasız kılan, Kur'ana dayanmasıdır. Bunun ispatı, inananlara gerekmez. Zira işittik ve itaat ettik denilir. "İşittik ve itaat ettik"...
Zaman konusunun ne denli önemli bir mevzu olduğu, bu örneklerimin dışında daha bir çok örnekle de gösterilebilir. Örneğin vaktimi harcayıp bu notu hazırlamam da buna dahil olsun. Siz de bunu okuyunca birer örnek olacaksınız zamanınızı ayırarak...Belki umursamayacaksınız, çünkü boş vaktiniz vardır ve bu yazı o boş olan vaktinizi dolduracaktır. belki de bu yazı zamanınızı boş bir hale getirecektir, boş bir yazı olarak...
Zamanımızın ne çok kıymetli olduğunu farkındalığımızla anlayacağız. Bazen sabırsızlanırız, çünkü bir hedefimiz vardır ve gelecek hedefimiz ile şimdi bulunduğumuz an arasındaki zaman, yitirilmesi gereken bir zamandır. Bu zaman aralığı, bizi çok sıkar, rahatsız eder ve bir an önce bu aralığı harcamak isteriz, dersteki bir öğrencinin teneffüs zilini beklerken oyalanması gibi...Harcadığımız ve boş vakit olarak değerlendirdiğimiz anları, gün gelir de arayacak duruma düşeriz. Ama ararken bile zaman kaybedeceğiz, kaybettikçe de arayacağız...
Toplam Hit: 731 Toplam Mesaj: 1
