folder Tahribat.com Forumları
linefolder Derin Konular
linefolder Batı Dünyasında İstanbulun Fethi



Batı Dünyasında İstanbulun Fethi

  1. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    HASKANKAAAN
    HASKANKAAAN's avatar
    Kayıt Tarihi: 04/Ocak/2006
    Erkek
    [ALINTIDIR]

    İstanbul´un fethi

    Fethin Öyküsü,
    Constantinople´un savunulması ve Constantinos Palaeologus´un ölümü,
    (Orjinal text: Paris 1499)

    Fatih Sultan Mehmet´in ordusu Bizans´ı yağmaladı mı? Kentteki yaşlılar öldürülüp, tüm genç erkek, kadın ve çocuklar köle yapıldı mı? Üç gün boyunca kentin tüm hazineleri yağmalanıp, kiliseleri harap edildi mi? Bütün bu soruların cevapları batılı kaynaklara göre, evettir. Gerçek böyle dahi olsa, sonuç değişmeyecektir çünkü yaşananlar 1453´ün yaşam gerçekleridirler. 150.000 kişiyle Bizans´ı kuşatan Sultan Mehmed´in gerçek ordusu 62.000 askarden oluşuyordu. Diğerleri, yağma ve talan umuduyla kuşatmaya katılan her milletten başıbozuklar, paralı askerler ve maceraperestlerdiler ve Fatih onlara ganimet vaad etmişti. İstanbul´un fethinin karşı pencereden bakıldığında görünen öyküsü işte bu…

    -----------------------------------
    II. Sultan Mehmet (1451-1481), 21 yaşında Osmanlı tahtına oturduğunda tek bir düşüncesi vardı; Bizans´ın başkenti Constantinople´u yani İstanbul´u almak. Kent, bir zamanların dev imparatorluğu olan Hıristiyan Doğu Roma´dan geriye kalan tek yerdi. Bizans´ın son döneminde kontrol edebildiği yegane ülke, isyan ateşinin kıvılcımlandığı Romanya topraklarıydı. Yeni Sultan, öncelikle diplomatik yeteneklerini kullanarak, Bizans´ın başkentini izole etmeye başladı, İmparator´un batıdaki müttefikleri olan Macarlar ve Venedikliler´le anlaşmalar imzaladı. Anlaşmaların geçici olduğunu biliyordu, onun için önemli olan şey kısıtlı bir zaman içersinde, özgürce hareket edebilmekti. Yarı ölü Bizans´ı yıkacak üflemeyi yapabilmek için çabuk olmak zorundaydı. Yunanlı tarihçi Michael Dukas´a göre Sultan, fetih planlarını çok önceden hazırlamıştı, gece ve gündüz durmaksızın savaşarak fethi düşünüyordu. İlk olarak, planlarını erteledi ve ezeli düşmanı Karaman Emiri İbrahim´in üzerine yürüdü. Orta Anadolu´yu garantiye aldıktan sonra, 1451´de başkenti Edirne´ye geri dönerek, tekrar fetih planlarının başına oturdu. Bu arada, Bizans´ın tüm ekonomik ve askeri kaynaklarını engellemeye başladı. 1451 kışında, Boğaz üzerinde bizzat başında bulunarak güçlü bir kale inşaatını başlattı; çılgınlar gibi çalışan Osmanlılar, 1452 Nisan ortalarında kaleyi tamamladılar. Şimdiki adıyla Rumelihisarı yani Boğazkesen Kalesi, Boğaz´ın en dar yerine inşa edilmişti. Birkaç olaydan sonra, hiçbir geminin batırılmadan Boğaz´dan geçemeyeceği hemen anlaşıldı. Karadeniz yolu kapanmıştı. İlk dönemde, geçmek isteyen gemilerden vergi alındı, vermek istemeyen gemiler hemen batırılıyordu. 1452 yılı sonunda uyarılara aldırmayan bir Venedik gemisi, yeni kaleden atılan iki gülleyle battı ve 30 gemicisi esir alındı. Tutsaklar, Sultan´ın huzuruna getirildiler, Sultan Mehmet hepsinin idamlarını emretti. Bu olay, Venedik ve Cenova Hükümetleri tarafından düşmanlık olarak nitelendirilerek, anlaşmalardan vazgecildi. Ama Sultan´ın zamanlaması mükemmeldi, kuşatma başladığında, her iki İtalyan Devleti de ağır politik ve ekonomik baskılar altındaydılar, Sultan´a ve Osmanlılar´a duyulan tepkiler yeterince etkin ve coşkulu değildi. Beklenen ve yollanan yardım sınırlı oldu, Ceneviz´in ulusal kahramanı Giovanni Giustiniani Longo, 700 silahşör denizciyle beraber iki gemiye binerek Bizans´da doğru yola çıktı. Gemiler, 29 Ocak 1453´de, Bizans´a ulaştılar ve Giustiniani huzura çıkar çıkmaz İmparator tarafından savunma komutanlığına atandı. Bu arada 300 Cenevizli, Chios Adası´nı işgal ettiler ama gerek bu Cenevizli grup, gerekse de Giustiniani´in askerleri yeterince eğitim görmemiş acemilerden oluşmuştu. Aynı hataya Venedikliler´de düştüler ve yine acemilerden oluşan bir grup Giritli denizciyi yolladılar. Eski Kiev ve Rusya Metropoliti Kardinal Isidore, Roma Kilisesi´ni temsilen, 200 Napolili askerle beraber Bizans´a ulaştı. Bu arada kendi istekleriyle savaşmak için Bizans´a gelen bazı ünlü Avrupalı silahşörler de vardı; Maurizio Cattaneo, Bocchiardo Kardeşler, Kastilyalı asil Don Francisco de Toledo, Alman mühendis Johannes Grant bunların arasındaydı. Bu arada, Bizans´da yaşayan Osmanlı Prensi Orhan´da bölücü bir hareket için hazır tutuluyordu.

    Bizans can çekişiyor

    Kara ve deniz yoluyla ana kıtayla olan tüm ilişkilerini yitiren Bizans´ın başı dertteydi. Arasıra surların dışına çıkışlar yaparak, yiyecek sağlamaya çalışanlar fazla başarılı olamıyorlardı. Kuşatılan kent halkı ise, tüm olanlara karşın nihai savaşı kazanacaklarına inançlıydı. Osmanlılar´la tüm diplomatik ilişkilerini yitiren İmparator Constantine XI. Palaeologus (1449-1453) sonunda kentin kapılarının kapatılmasını emretti. 1404 doğumlu İmparator, bir Sırp Prensesi´nin oğluydu; 1448´e kadar Bizans tahtında oturan kardeşi John VIII, geleceğin tehlikesini öngörerek, çöken devleti kurtarmak amacıyla Kiliseler Birliği´ni kurmak için çok çaba harcamış ve 15. Yüzyıl´a özgün dinsel ve dünyasal bir Hellenizm için uğraşmıştı. Uzun tartışmalar sonucunda, 6 Temmuz 1439´da, bir anlaşma sağlandı ama bu beklenen sonucu getirmiyordu. Papalık´la Ortodoks Kilisesi arasındaki çekişmeler ve ihanetler sürüyordu. Buna rağmen bir Haçlı ordusu, Bizans´ rahatlatmak ve tehlikeden kurtarabilmek için 10 Kasım 1444´de Varna´da Osmanlı Ordusu´nun karşısına çıktı ve ezilerek savaşı kaybetti. Dört yıl sonra da John VIII, hayalleri kırılmış bir sinir hastası olarak, yaşama veda etti. Çocuğu olmadığı için Bizans Tacı, kardeşi Constantine´e geçti, Constantine, 6 Ocak 1449´da yöneticisi olduğu Peleponnes Yarımadası´nın başkenti Mystra´da son Hıristiyan Roma İmparatoru olarak tacını başına koydu ve 12 Mart´ta da Bizans´a ulaştı. Karşısındaki tablo vahimdi; Bizans´ın askeri gücü yok denecek kadar azdı, ekonomi İtalyan denizci cumhuriyetlerin elindeydi ve onlar aynı zamanda da beklenen Haçlı gücünün tek umuduydular. Başkent vardı ama başın bedeni yoktu, son kaçınılmaz görünüyordu. Constantine, güçlü, gururlu ve kararlı bir liderdi, Orta Çağ tipi bir Yunan kent devletinin çok ötesinde ulaşan bir dünya görüşüne sahipti, Antik surların ardındaki Constantinople´da öncelikle kardeşinin politikasını izledi ama bu fazla sürmedi, kent halkının tepkileri düşmancaydı. Birlik fikrini yeniden uyandırmaya çalışan İmparator 12 Aralık 1452´de Aya Sofya´da bir bildiri yayınladı ama bildiri pratik bir sonucu yoktu ve güçsüzdü. Papa´ya ve batılı dost bildiği ülkelere son bir kez daha başvurdu ama eline geçen somut hiçbirşey yoktu. Sözler veriliyor, iyi niyetler iletiliyor ama başka birşey gelmiyordu. 1453 yılının Mayıs ayına gelindiğinde, Venedik Senatosu hala bir donanmanın Bizans´a yollanmasını tartışıyordu, oysa atı alan Üsküdar´ı çoktan geçmişti. Öte yandan Galata´ta bir kolonisi olan Cenevizliler bile eylemsiz ve tarafsızdılar, kentin kuşatmasını öylesine izlemekle yetindiler. Kentte, garip bir inanç yayılıyordu, politik özgürlük sona erecek, ardından uzun ve karanlık bir işgal dönemi başlayacaktı, atalardan gelen kehanetler ve inançlar böyle diyordu

    25 kilometrelik savunma hattı

    Kuşatma başladığında kentin nüfusu artmıştı, çevreden gelen göçmenlerin de katılımıyla 50.000 kişi Bizans´ta bulunuyordu. Dev surların ardında, geniş bahçeler, tarlalar, otlaklar vardı ve çoğunda kimse yaşamıyordu. Halkın hemen tamamı, liman bölgesinde, Haliç boyunca ve Ceneviz Galatası´nın (Pera) karşısında yaşıyordu. Kentin ordusunda 5.000 Rum ve 2.000 kadar da Cenevizli ve Venedikli asker vardı. Giustiniani´nin askerleri iyi donatılmış ve cesurdular ama ötekiler, eğitimsiz askerlerden, silahlı sivillerden, denizcilerden, azınlık toplum gönüllülerinden ve hatta birkaç rahipten oluşan bir orduydu. Askeri eğitim ve silah yetersizliği, ordunun savaşma gücünü kırmış ve moralsiz bırakmıştı. Çok küçük bir tüfekli asker birliği vardı; halk arasındaki dinsel çatışma sürüyordu ve sonuç felaketti. Halk kadın ve erkek olarak kısmen, surların onarımına katılıyor ama birçok kişi sadece olanları seyrederken, yiyecek depoluyor, altın ve gümüş eşyaları kiliselere saklıyordu. Bu arada bazı kiliselerde, altın ve gümüş eşya eritilerek para yapılıyor ve yabancı askerlerin ücretleri ödeniyordu. Bu arada Haliç´in girişi dev bir zincirle kapatıldı. 26 Şubat´ta kentte yaşayan ailelerden oluşan 700 İtalyan, yedi gemiye binerek ayrıldılar ama kimse onları izlemedi, geridekiler sona kadar kentte kalacaklar ve savaşacaklardı. 1453´ün başında Sultan Mehmet, planlarını Edirne ovasında uygulamaya başladı. İmparatorluğu´un her yerinden askerler geliyordu, yaklaşı 150.000 insan toplanmıştı. Çeşitli uluslardan binlerce düzensiz yani ordu dışında kalan başıbozuk vardı; bunların tek amacı vardı; yağma ve ganimet, kente saldırmaya her an hazırdılar. Düzenli ordu ise mükemmeldi, iyi silahlanmış ve eğitilmiş olan Yeniçeriler ve profesyonel askerler tarafından eğitilen mızraklı birlikler çağın en iyi askerlerinden oluşuyordu. Topçu birlikleri özel olarak eğitilmiş ve hazırlanmıştı. Orduya dervişlerden oluşan büyük bir kitle de eşlik ediyordu. Bu büyük kalabalık, Bizans´a doğru ilerlerken kıyıda köşede kalmış birkaç küçük Bizans köy ve kasabasını da işgal etti. Nisan´ın ilk haftasında, Osmanlı Ordusu, kentin surlarının önünde saldırı pozisyonunu almıştı. Sultan, karargahını, St. Romanus (Topkapı) kapısının karşısına kurdu ve en büyük topu buraya koydurdu. Osmanlı birliklerinin önüne büyük hendekler kazıldı, çıkan topraklarla tepecikler oluşturuluyordu. Ayın 12´sinde, Çanakkale´den yola çıkan Osmanlı Donanması, kentin önüne geldi, donanmada çeşitli tip ve büyüklükte 200 gemi bulunuyordu. Böylece, Bizans deniz tarafından da kuşatılmış oldu. Amiral Bulgar asıllı Süleyman Baltaoğlu Paşa´idi. Ama buradan yapılacak saldırıların hiç şansı yoktu. Deniz duvarlarının uzunluğu 25 km´yi aşıyordu, Osmanlı saldırısının başarılı olabilmesi için yaklaşık 7-8 km genişliğinde olması gerekiyordu. Kara surları üçlü duvarlar halindeydi ve önlerinde çok derin hendekler vardı. Sadece Haliç kıyısı yani liman surları tekti.

    Dehayı ortaya çıkaran deniz savaşı

    Komutan Giustiniani, kendi adamlarının çoğunu ve İmparator´un en iyi askerlerini St. Romanus Kapısı´na ve çevresine yerleştirdi, burası en ağır hasar gören ve yoğun saldırılan yerdi. Venedikli Bailo ve adamları İmparatorluk Sarayı´nın bulunduğu Blachernae yöresini savunuyorlardı. Girolamo Minotto ve Avrupalı adamları, Karaca Paşa´nın karşısındaydılar. Haliç boyunca, Pera´nın solunda Zağanos Paşa´nın birlikleri yer almıştı. Güneydeki surları savunanların karşısında ise İshak Paşa´nın komutasındaki Anadolu birlikleri bulunuyordu. Bizans´ın Büyük Dükü ve Veziri Luke Notaras, kentin kuzeydoğusunda Petra´daydı. Bir diğer birlik, kentin merkezinde konuşlandırılmıştı; bu birlik surlarda görev almayan tek birlikti. Deniz duvarlarının zayıflığı nedeniyle, Venedikli Kumandan Alviso Diedo, on gemilik küçük filosuyla surların önünde ve zincirin arkasında yer almıştı. İslami geleneklere göre, Sultan savaştan önce kentin teslim edilmesini istedi, isteği kabul edilirse kimsenin canına kıyılmayacak, herkesin inançlarına saygı gösterilecekti. Gururlu İmparator, öneriyi hemen reddetti ve elçilerin geriye dönmesiyle beraber Osmanlı topları ateşi başladı. Sürekli bombardıman sonucunda, İmparator´un konumuna göre sağda kalan Charisius Kapısı yakınındaki surlar çöktü ama gece saatlerinde tüm hasar onarıldı. Bu arada hendeklerin bazı yerlerini doldurabilen Osmanlı askerleri, zayıflayan yerlere ulaşmaya çalışıyorlardı. Ertesi gün, Osmanlı Donanması, tepkiyi görmek amacıyla bir saldırı denemesinde bulundu. Kuşatmanın sonuna kadar topların hiç susmadığı bilinmektedir, hasar çok ağırdı, savunmacılar ellerinden geleni, imkanları yettiğince yaptılar. Duvarlara yün balyaları, deri demetleri astılar, hiçbir yerden yardım gelmiyordu. Hendekler Osmanlı askerleriyle dolup taşarken, hendeklerin ardındaki savunmacılar ellerine geçen herşeyi onlara fırlatıyorlardı. Gece olduğunda ise, kadınlar ve erkekler yıkılan yerleri onarmaya koşuyorlardı. İlk büyük saldırı, 18 Nisan gecesinde yapıldı, binlerce insan surlara hücum etti. Giustiniani ve adamları durmaksızın savaştılar, dinlenmeleri için yerlerine geçecek kimse yoktu ama dört saat sonra saldırıyı püskürtmeyi başardılar. Hendekler kan gölüne dönmüştü. 20 Nisan Cuma gününün sabahında, Marmara sularında birden dört dev gemi belirdi, üçü Cenova, birisi Rum bayrağı taşıyordu. Rum gemisi bir nakliye gemisiydi ve kaptanının adı Flantanellas´dı. Osmanlı Amirali Baltaoğlu, hemen saldırarak, gemileri ele geçirmek istedi fakat bu yanlış bir karardı. Zaten gemilerin Çanakkale ve Marmara´yı aşıp Bizans´ın önüne kadar habersiz gelebilmeleri, büyük bir istihbarat hatasıydı. Baltaoğlu sonucu kolay görüyordu ve yüze yakın küçük Osmanlı gemisi dev kalyonların çevresini sarıverdi. Olay duyulunca kentteki herkes savunmayı bırakmış, deniz surlarına koşarak savaşı seyretmeye koyulmuştu. Sultan ve tüm komutanları birçok askerle beraber atlarının sırtında, kıyıya gelmişler seyre başlamışlardı. Karadaki savaş o an için unutulmuş ve hemen hemen durmuştu. Kıyıdan savaşı izleyen genç Sultan, haykırıyor, Amiral´e emirler yağdırıyor ama duyuramıyordu, sonunda atını denize sürdü. Dev kalyonlar şanslıydılar, rüzgar onlardan yanaydı, küçük Osmanlı gemilerini iterek, çiğneyerek çevrelerindeki çemberi yardılar ve kentin güneydoğu köşesine yaklaştılar. Birden rüzgar değişti ve akıntı gemileri Sultan´ın bulunduğu yere doğru itmeye başladı. Savaş sürerken, Hıristiyan denizciler, Osmanlı gemilerini taşlar, mızraklar ve yanıcı maddeler atıyorlardı, özellikle Rum Ateşi adlı suyla sönmeyen yanıcı madde büyük zarar veriyordu. Bu arada, dört büyük gemi biraraya gelerek bitiştiler ve dev bir yüzer şatoya benzeyen bir savunma potansiyeli oluşturdular. Gün batarken rüzgar güçlendi ve bu dev kütleyi ve çevresindeki enkazı ite ite, duvarlardan savaşı izleyenlerin alkışları arasında gevşetilen zincirin üzerinden geçirerek, Haliç´e soktu ve zincir yine gerildi. Sabah olduğunda, öfkeden çıldıran Sultan Mehmet, Baltaoğlu´nu kovarak yerine Hamza Paşa´yı atadı.

    Bizans, yardım arıyor; son çare...

    Bu olay, Sultan´ı ve kumandanlarını endişelendirmişti. Kuşatma sıkılıştırılmalı ve deniz ordusunun güçsüzlüğü daha fazla ortaya çıkmadan iş bitirilmeliydi. Eğer böyle birkaç düzine gemi daha gelirse, herşey bitecek ve kara ordusunun yapacak birşeyi kalmayacaktı. Sultan Mehmet´in dehası burada yine kendisini gösterdi, 20 Nisan´da öyle bir işe başladı ki, tarih bunu altın harflerle yazacaktı. Binlerce insanı uyutmadan durmadan çalıştırarak, Boğaz´dan itibaren, Pera surları boyunca bir yol yaptırdı (buraya Baharlar Vadisi deniyordu) ve donanmasının bir kısmını buradan aşırarak Haliç´e indirmeyi başardı. 22 Nisan sabahında gemiler tahta platformlara oturtulmuş ve binlerce öküz ve insan tarafından çekilerek limana indirilmişti. Haliç´e inen gemilerin sayısı 70´ti. Savunmacılar ilk şoku atlattıktan sonra acil bir toplantı yaptılar, tartışmalardan sonra Osmanlı gemilerini yakmaya karar verdiler. Bunun için özel sallardan oluşmuş bir filo oluşturdular ve gönüllülerin katılacağı bir saldırıyı 28 Nisan gecesi için planladılar. Ama plan yürümedi, bir hain veya Sultan´ın kuşatma boyunca çok iyi çalışan casusları planı duyurunca saldırı yapılamadı. Bu arada Haliç´e inen gemilerden yapılan top atışları sonucunda Hıristiyan gemileri ağır yaralar aldılar, birkaçı battı ve esir edilen denizciler idam edildiler. Ama bu uzun sürmedi, deniz savaşları özel bir eğitim ve deneyim gerektiren bir işti, güçlü ve iyi donatılmış Hıristiyan gemileri Hamza Paşa´nın küçük gemilerini hırpalamaya ve ağır hasar vermeye başladılar. Sultan´ın planı aslında basitti ve tarihi gerçeklere dayanıyordu. 1204 yılında Haçlılar Bizans´a deniz surlarından saldırmışlar ve kente girmişlerdi, Rumlar bunu unutmamışlardı. Aynı şeyin tekrarından korkuluyordu. Bunlar olurken kara tarafında bombardıman sürüyor, surlar yıkılıyor, savunmacılar hava kararır kararmaz onarmaya başlıyorlardı. Yiyecek azalmaya başlamıştı, en kötüsü yardım gelmemesiydi. Herkes deniz surlarına her fırsatta koşarak, Çanakkale yönünden gelecek yardım gemilerinin görünmesini bekliyordu. Mayıs´ın ilk günlerinde çok hızlı bir yelkenli Ege´ye yollandı, görevi Ege´deki Haçlı donanmasını bulmak ve acele etmelerini söylemekti.

    Sona yaklaşırken...

    7 Mayıs gecesinde yeni bir saldırı başlatıldı; saldırının merkezinde Komutan Giustiniani vardı ve saldırıyı püskürttü, ayın 12´sinde saldırı tekrarlandı ve yine püskürtüldü. Bu kanlı boğuşmalar, Blachernae Duvarı ile Eski Theodosian yöresinin birleştiği yerde olmuştu. Savaş bazen yeraltında sürüyor, açılan tünellerde iki tarafından askerleri birbirlerini boğazlıyor, bazen de tüneldeki Osmanlılar ateş ve dumanla boğularak, yanarak feci şekilde ölüyorlardı. 23 Mayıs´ta gönderilen yelkenli geri döndü, haberler kötüydü, hiçbirşey bulamamışlar ve görememişlerdi. Savunmacılar yanlızdılar, yardım gelmeyecekti. Yelkenlidekilerin geri dönmesi çok cesurcaydı ama durumun bilinmesi çok önemliydi ve bunun üzerine danışmanları İmparator´a kenti terketmesi için baskı yapmaya başladılar, gidip yardım aramasını ve sağlamasını istiyorlardı. Babası II. Manuel aynı şeyi 1399´da o zamanki Sultan Bayezıd´ın kuşatması sırasında yapmış ve başarılı olmuştu. Ama İmparator reddetti, şehrinde kalmaya ve ölünceye kadar savaşmaya kararlıydı. Bunlar olurken Osmanlı tarafında da işler karışmaya başlamıştı; Venedikliler tarafından hazırlanan büyük bir donanmanın yola çıktığı, Macar ordularının Tuna´yı aşarak yola çıktıkları konuşuluyor ve kuşatmanın bir türlü bitmemesi ve kente girilememesi endişeleri arttırıyordu. Büyük Vezir yani Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, başlangıçtan beri kuşatmayı tam olarak desteklememişti, batıdan gelebilecek tehlikelerden endişeleniyor, yapılan anlaşmalara güvenmiyor ve kuşatma süresince her fırsatta gerilimini belli ediyordu. 25 Mayıs´ta yapılan toplantıda Sultan´a kuşatmanın kaldırılmasının zamanının geldiğini söyledi, devam edildiği takdirde Osmanlılar´ın başına bilinmeyen kötü bir iş gelecekti. Sultan Mehmet buna çok kızdı çünkü son büyük saldırının planlarını yapmış ve gününü belirlemişti. Toplantıda Sadrazam´a karşı çıkan Sultan´ın gözde adamı Zağanos Paşa, Sultan´ı hararetle destekleyince, Halil Paşa yanlız kaldı ve kuşatmaya devam kararı alındı. Top ateşi durmaksızın sürer ve duvarlar çökerken, hazırlıklar sürdürüldü ve 29 Mayıs Salı gününe göre planlar yapıldı. Hendeklere tonlarca malzeme yığıldı, rampalar hazırlandı, binlerce el merdiveni yapıldı. Bu sırada Galata yani Pera´daki Cenevizliler´e yeni bir uyarıda bulunuldu, ne olursa olsun direnişten uzak kalmalıydılar. Sultan onlara kentteki hazinelerden pay vaadetti. Geleneksel olarak, işgalden sonra üç gün boyunca yağma serbestti. Sultan, askerlerinin başarılı olacağından emindi ve savunmacıların bittiğine inanıyordu. Surların bir bölümü tamamen çökmüştü ve artık eskisi gibi hızla onarılamıyordu sonra Sultan Mehmet herkesin istirahat etmesini ve güç toplamasını emretti.

    Kıyamet ve zafer birarada

    Kentte de herkes, büyük anın geldiğini hissediyordu. 28 Mayıs Pazartesi gecesinde surlar ve kapılarda onarımlar yapıldıktan sonra, herkes bir köşeye çekilmiş, dinlenerek bekliyordu. Kentteki tüm kiliselerde matem çanları çalıyor, kentliler ve askerler kiliselerden çıkarılan ve papazlar tarafından taşınan kutsal aziz ve İsa ikonlarının ardından yürüyerek ilahiler söylüyorlardı. İlahiler çeşitli dillerdendi, Rumca, İtalyanca veya Katalanca; Ortodokslar veya Katolikler; kadınlar, erkekler, çocuklar, askerler, siviller, papazlar, rahipler, rahibeler; herkes ölümün çok yaklaştığını bilerek kendilerine huzur diliyorlar ve Tanrı´ya yakarıyorlardı. Dualar sona erince İmparator, kumandanlarıyla ve kentin önde gelenleriyle bir toplantı yaptı; felsefi tartışmalar arasında İmparator, sonun geldiğini söyledi, bir insanın inancı, ülkesi, ailesi ve bağımsızlığı için ölümle yüzyüze gelmeye hazır olması gerektiğine inandığını belirtti, şu anda tüm bu koşullar vardı. Öte yandan Eski Yunan´ın ve Roma´nın sonuydu bu; büyük atalarını taklit etmeli ve korku duymadan savaşarak kendilerini kurban etmeliydiler. Bu büyük kentte yaşamışlardı ve şimdi de savunarak ölmeliydiler. Kendisi böyle yapacak, inancı, kenti ve halkı için dövüşerek ölecekti. İmparator, şu son anlarda kenti terk etmeyen İtalyan askerlerine teşekkür etti, hala onların düşmanı püskürteceğine inanıyordu, cesaretlerinden emindi, hepsi görevlerini bilen gururlu savaşçılardılar, bir hata yaptıysa affetmelerini diledi. Bu sırada büyük bir kalabalık, Aya Sofya´ya dolmuş ve binlercesi de geliyordu. İçerde Ortodoks ve Katolik rahipler ayinleri yönetiyor, ilahiler, dualar okunuyor, herkes ağlıyor, haykırıyor ve birbirlerinden af diliyordu. Bu kritik anda, İmparator´da geldi ve günah çıkarttıktan sonra Sarayı´na döndü, saraydakilerle vedalaştı sonra gece karanlığında savunma planlarının uygulamalarını kontrole çıktı. Artık Bizans son savaşa hazırdı. Büyük saldırı 29 Mayıs 1453 geceyarısında başladı, kuşatmacılar dalga dalga gelirlerken savaş çığlıklarının, davulların, trampetlerin, nefesli çalgıların sesleri, kiliselerden gelen çan seslerine karışıyordu. Peşpeşe emirler ve acı dolu çığlıklar gecenin karanlığında duyuluyordu. Önce Osmanlılar´ın başıbozuk denen düzensiz kalabalığı geldi, yağma ve ganimet hırsıyla çılgınca saldırıyorlardı, Roma İmparatorluğu´nun son kentini yıkacaklardı. Bir çizgi halinde dizilen ve istihkamlarının ardına gizlenen profesyonel askerleri bizzat Giustiniani yönetiyordu, bu ilk saldırı iki saat içinde tam bir katliamla sonuçlandı, başıbozuklar ardlarında sayısız ölü ve yaralı bırakmışlardı

    Bir İmparator´un ölümü

    Ardından İshak Paşa´nın Anadolu ordusunun askerleri geldi, surların kulelerine doğrudan hücum ederken, inatla savaşıyorlar ve savunma hatlarını bölmeye çalışıyorlardı. Dar bir alana sıkışan savaş savunmacıların yardım almasını da zorlaştırırken, Osmanlı askerleri sağdan ve soldan kılıçla ve baltalarla saldırarak savunmayı yarmaya başladılar, üzerlerine hedef gözetmeksizin atılan oklar, tüfek mermileri, mızraklar ve taşlar yağmur gibi yağıyordu. Bir grup Osmanlı yıkılmış bir yarıktan içeri girmeyi başardılar ama burada İmparator ve yakın adamları bulunuyordu, içeri girenleri öldürmeyi başardılar. İkinci saldırı da durdurulmuştu. Şimdi sıra, güçlü, profesyonel ve acımasız savaşçılar olan yeniçerilerdeydi, çok deneyimli ve usta olan bu askerler efendileri için ölmeye her an hazırdılar. Tüm güçleriyle, yorgun ve bitik savunmacılara saldırdılar, ölü ve ölmekte olan Müslüman ve Hıristiyan askerlerinin bedenleri basılacak yer bırakmamıştı. İtalyan savaşçılar inanılmaz bir inatla savaşarak, birer birer öldüler. Sonra bir grup yeniçeri, Blachernae´nın duvarları arasında bulunan, Kerkoporta adlı küçük bir kapıdan içeri girerek, sura çıktılar, burada boğaz boğaza savaşıldı. Günün ilk ışıkları arasında, güneşin doğmasından biraz önce Komutan Giustiniani bir tüfek mermisiyle göğsünden vuruldu, yarası ağırdı ve tükenmişti, yaranın şoku da eklenince savaşma gücünü tamamen yitirdi. Hemen yakınında savaşan İmparator, buna rağmen yerini terk edip, Cenevizli´nin yanına gelmeyince Giustiniani adamlarına kendisini savaş alanından götürmeleri emrini verdi. Gizli bir yoldan geçen küçük bir grup Cenevizli asker, yaralı komutanlarını taşıyarak kente götürdüler. Ama bu arada savaşan diğer Cenevizliler´den bazıları liderlerinin taşınarak götürüldüğünü görmüşler ve savunma hattının kırıldığını ve de başsız kaldıklarını düşünerek geri çekildiler. Arkalarında, iki surun arasında savaşan İmparator´u ve Rum askerlerini bırakmışlardı. Bu ani değişim, Osmanlı komutanlarının dikkatinden kaçmadı ve yoğun bir saldırıyı oraya yönelttiler. Binden fazla yeniçeri bu bölgeye hücum edince, Rum savunucular duvarların arasına sıkışıp kalarak ölmeye başladılar. Yeniçeriler gittikçe çoğalıyor ve artık bazılarının iç sura ulaştıkları görülüyordu. Bu arada Kerkoporta´daki savaş bitmemiş ve savunmacılar başarılı olamamıştı; işte Osmanlı bayrakları ilk kez burada surların üzerinde görüldü ve büyük heyecan yarattı. İmparator ve yanındakiler şimdi, morali iyice yükselen ve bayraklara ulaşmaya çalışan yeniçerilerle boğuşuyorlar ve püskürtmeye çabalıyorlardı ama artık çok geçti. Yavaşlayan ve biraz da azalan yeniçerilerin yerini şimdi düzenli ve taze Osmanlı ordusu almıştı. Ezercesine geldiler, kapılar kırıldı, savunmacılar tüm avantajlarını yitirmişler ve tükenmişlerdi. Artık düzenli bir savunma yoktu, kalanlar da peşpeşe öldüler, birkaçı ise geriye kaçabildi. İmparator herşeyin yitirildiğini farketmişti, imparatorluk simgelerini üzerinden çıkarıp attıktan sonra, kuzeni Theophilus Palaeologus´u, Kastilyalı Don Francisco´yu ve John Dalmatus izledi. Dördü kılıçlarını savurarak yüzlerce yeniçerinin içine dalarak, savunmanın son perdesini oynadılar. Onları bir daha gören olmadı.


    Yağma yapıldı mı?

    Şimdi binlerce Osmanlı askeri kente akıyordu; kapıların peşpeşe yıkılmasının, Osmanlı bayraklarının surların ve kulelerin hatta Blachernae Sarayı´nın üzerinde görülmesinden sonra sivil halk panik halinde kiliselere kaçmaya başladılar. Bazıları kendilerini evlerine kitledi, bazıları sokak savaşlarına katıldı, büyük bir kitle de limana ulaşmaya çalışıyordu. Hıristiyan gemileri hala kaçanları topluyordu. Giritli denizciler Haliç´in girişindeki üç kulede hala savaşıyorlar ve "teslim olun" çağrılarını duymazlıktan geliyorlardı. Direnme uzayıp, buradan şehre girilemeyince oradaki Osmanlı komutanı savaşı durdurdu ve denizcilerin gemilerine gitmelerine izin verdi hatta yaralıları taşıttı. Kentte ise artık yağma başlamıştı; evlerin kapıları kırılıyor, eşyalar yağmalanıyor, direnenler öldürülüyordu. Dükkanlar, tüm çarşı, manastırlar, kiliseler yağmalandı. Rahiplerin çoğu öldürüldü, tecavüze uğrayan rahibeler kendilerini öldürdüler. Savaş geleneklerine uygun olarak öldürmeler, tecavüzler, yağma, yangınlar ve köle almalar sürdü. Aya Sofya´nın kapıları zorla açıldı ve kızgın Osmanlı askerleri içerdekileri dışarı çıkardılar, direnenler veya söz dinlemeyenler hemen öldürüldü. Bu arada birçok değerli ikon ve el yazması ebediyen yok edildi. Osmanlı askerlerinin en önem verdikleri şey, geç erkek ve kadınlardan köle alabilmekti. Bu arada kara savaşının dışında kalan Hamza Bey´in donanmasındaki askerler kente girememişlerdi. Ama bir balıkçı sayesinde kaçan birkaç Bizanslı soyluyu yakaladılar ve onlar da yaşamları karşılığında gizli kapının yerini gösterince, içeriye oradan girdiler. Bundan yararlananlar ise Haliç´ten ayrılan Hıristiyan gemileri oldu, herbirisi göçmenlerle doluydu hatta yüzerek kaçanları bile almayı başararak Marmara´ya kolayca açıldılar. Bir Ceneviz gemisinde yaralı Giustiniani´da vardı ama ancak Chios Adası´na kadar gidebildi, aldığı yaranın sonucunda orada öldü. İlk günün akşamında ortalık durulduğunda, Sultan II. Mehmet komutanlarıyla ve yeniçeri muhafızlarıyla beraber kente girerek, tasarladığı gibi Constantinople´u İmparatorluğu´nun başkenti ilan etti. Kenti gezdi, Aya Sofya´ya geldi ve cami yapılmasını istedikten sonra öldürmelere son verilmesi emretti. Yıkımın büyüklüğünü görmüş ve üzülmüştü; söylentilere göre Roma İmparatorluğu´nun son başkentini gezerken, gözleri yaşarmıştı. İstanbul´un fethinin bir batılıya hatta Rum asıllı bir batılıya göre öyküsü, böyledir ve birçok yerde bizim yazılı tarihimizle uyumsuzdur ama bunun bir önemi olmasa gerek. Modern bilinç, artık geçmişte kimin ne yaptığını araştırmıyor ve soruşturmuyor aksine her çağın gereklerini yerinde bırakarak kabulleniyor. Ötesine fanatizm deniyor...

    ARKADAŞLAR BU BİR ALINTIDIR SAYGILARIMLA...

    Kadını golf sahası olarak görmek erkekliğe sığmaz
  2. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    retrem
    retrem's avatar
    Kayıt Tarihi: 19/Kasım/2005
    Erkek
    abü emeğine,ellerine,c/p ne,herşeyine sağlık da hepsini okuyamadım yarısından biraz daha az
  3. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    TugrulBaba
    TugrulBaba's avatar
    Üstün Hizmet Madalyası
    Kayıt Tarihi: 19/Nisan/2003
    Erkek
    Fethi tam olarak okumak isteyenlere bir öneri : Fatih Sultan Mehmet İstanbulun fethi ve fethin karanlık noktaları adlı kitabı öneririm. Birçok yabancı tarihçinin anlatımı ve arkeolojik kalıntıların desteklediği son derece tarafsız bir kitap. Mükemmel bir anlatımı var okumanızı tavsiye ederim ..

    tahribat.com/murid/tugrulbaba
  4. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    esrardede
    esrardede's avatar
    Kayıt Tarihi: 21/Eylül/2005
    Erkek
    Yağma yapıldı mı sorusuna çok rastladım,bir çok insan yapılmadı der,benim bir çok kaynakta gördüğüm kadarı ile yağma yapılmış ki bu normal.O dönemin şartlarına bakarsak askerin yağma hakkı var,adam kanını,canını vermiş orayı almak için.O dönemki ordularda ve savaşlarda yağma hakkı normal sayıla bir şey.
    Hatta bu yağma olayı Napolyon'un Rusya'yı işgal ettiği döneme kadarki zamana kadar sürdü diye biliyorum.

    Yakınınızdan geçerken tıslayan kaç şey sayabilirsiniz?
  5. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    HASKANKAAAN
    HASKANKAAAN's avatar
    Kayıt Tarihi: 04/Ocak/2006
    Erkek
    aSLInda yağmanın yapıldığı nı yabancı tarihçiler savunur ama bizde doğal olarak bunu inkar ederiz çünkü o yağmayı yaptığı öne sürülernler bizim atalarımızdır. Ama arkadaşlar dikkatinizi çekmek istiyorum bu yazı tamamen yunanlı bir tarihçinin anlattıklarıdır. onlar hala istanbulu istiyor ve bundan vaazgeçmezler vede anca babayı alırlar.

    Kadını golf sahası olarak görmek erkekliğe sığmaz
  6. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    esrardede
    esrardede's avatar
    Kayıt Tarihi: 21/Eylül/2005
    Erkek
    Avrupalıya göre biz işgalciyiz,ama 1204 yılında Latinlerin İstanbul'u işgali sırasında Latinlerin aynı dine mensup insanlara neler yaptıkları,İstanbul'u nasıl yağmaladıkları Avrupa tarihinde muamma kalıyor her zaman.

    Yakınınızdan geçerken tıslayan kaç şey sayabilirsiniz?
  7. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    HASKANKAAAN
    HASKANKAAAN's avatar
    Kayıt Tarihi: 04/Ocak/2006
    Erkek
    Aslında sorun bizim eğitim sistemimizde tarihi yaşamış gibi anlatamıyoruz yenilsekte güçlüyüz imajı veremiyoruz çook sıradan anlatıyoruz mesela adamalr anlatırken nasıl anlatıyolar işte böle oluyo bu işler demekki.

    SAYGILAR...

    Kadını golf sahası olarak görmek erkekliğe sığmaz
  8. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    kokainman
    kokainman's avatar
    Kayıt Tarihi: 22/Ocak/2006
    Erkek
    yağma diyince biraz zorbalıkla alınmış mallar gibi gelebilio insanlara onun için yağma denmese daha iyi.
    adam işgal etmiş almış orayı ve artık orası onundur.istediğini alabilir yağma ile alakası yok.
    ayrıca tugrulbaba dediğin kitabı alıcam

    ... sorcerer & musket ...
  9. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    teomanyak
    teomanyak's avatar
    Kayıt Tarihi: 03/Eylül/2005
    Erkek

    dogrusunu söylemek gerekirse bu yazi'yi okumak icin harcadigim zamanima yandim. hangi yunan dölü yazmis merake ettim dogrusu. atalarimizi nasil anlatmislar. o fatih'dirki peygamber efendimiz'in (sav) hadis'inde bile gecen kisi ve kutsal ordusu.(!!!)
  10. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    AntiOksidan
    AntiOksidan's avatar
    Kayıt Tarihi: 03/Ekim/2005
    Erkek
    adamların akduk işte ötesi yok :D
  11. KısayolKısayol reportŞikayet pmÖzel Mesaj
    HASKANKAAAN
    HASKANKAAAN's avatar
    Kayıt Tarihi: 04/Ocak/2006
    Erkek
    yunanlılar genelde böledir değişmediler değişmezlerde geri kafalı bunlar ayrıca istanbulun onlardan almamızı yediremiyolar hala.

    Kadını golf sahası olarak görmek erkekliğe sığmaz
Toplam Hit: 2857 Toplam Mesaj: 12