Osmanlı’Nın Lale Sevgisi Bambaşka
-
Lale sadece bir bitkiden ibaret değildir. Bir eğlence, bir gamsızlık, dünyanın keyfini çıkarma,adetlerde kılıklarda kullanılan, eşyaları ve edebiyatı süsleyen, hayatın parçası olmayı başarabilen, bir arınmışlık, bir kültür, bir akımdır. Herkese başka duygular yaşatır.
LALENİN YAPISI VE ANAVATANI
Lale zambakgiller familyasından, yaprakları uzun ve mızraksı, çiçekleri kadeh biçiminde, türlü renkte, alacalı bir süs bitkisidir. Çiçeklerin parlak renkli, hemen hemen bir birine eşit olan altı taç yaprağı vardır. Ayrıca çok tohumlu bir bitki olup, kapsül yapısında meyveleri vardır.
Lalenin anavatanın Orta Asya olduğu yaygın bir görüştür. Beşir Ayvazoğlu lalenin Türkistan’ın bozkırlarında yabani bir çiçek olarak uç verip, Bulgar Türkleriyle İdil boyuna, Timuroğulları ile Hint’e, Selçuklularla İran’a ve Anadolu’ya geldiğini savunmaktadır. Laleye yabani olarak Akdeniz’in kuzey kıyıları ve Japonya’da da rastlanmaktadır.
Mitolojiye göre, bir yaprağın üzerindeki çiğ tanesine yıldırım düşer; alev alan yaprak o haliyle donup kalarak laleye dönüşür. Göbeğindeki siyahlık da yıldırımdan arta kalan yanık izidir. Billur bahar yağmurları ile boy atan üç beş yaprağın arasından çıkan bu nadide çiçek, aşık eder herkesi kendine.
Lale, günümüzde, bahçe kültürüne yatkın bütün ülkelerde tanınan ve sevilen bir bitki türüdür. Kitaplarda bir bitki türü olarak geçse de bu ufacık soğan insanlar için farklı anlamlar taşımaktadır. Özellikle biz Türkler ve İstanbul içinse bambaşka bir anlam taşır. Türklerin tabiata ve doğaya olan sevgisini tüm dünyaca bilinmektedir. Osmanlı İmparatorluğu zamanında bu sevgi, özellikle lale üzerinde yoğunlaşmıştır. Tek başına bir çok gönlü kendisine bağlayan bir motif olmayı başarmıştır. Lale kültürü aslında Osmanlı İmparatorluğu’na Selçuklulular’dan kalmıştır. Selçukluların göstermediği ilgiyi Osmanlı büyük bir şekilde göstermiştir. Lale hayatın bir parçası olmuştur Osmanlı’da. Edebiyatta, kılık kıyafetlerde, el sanatlarında, mimaride, günlük hayatta vazgeçilmez bir parça olmuştur. Dünya üzerinde ilk lale kültürü Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Fatih döneminde ortaya çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han yeni yerlerin fethedilmesine olduğu kadar çiçeklere ve bahçelere de son derece bağlı bir padişahtı hatta kimi padişahlar şair kimileri ressam iken Fatih bir bahçıvandı.
LALE SEVGİSİNİN ANLAMI DERİN
Lalenin Osmanlılar tarafından bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de Arap harfleri ile şeklinde yazıldığında, Allah kelimesinde ki bütün harfleri kapsamaktadır. Harflerinin karşılığı sayılar hesabına dayanan “ebced” usulüne göre de “Allah” kelimesi ile “ lâle” kelimesinin aynı rakama tekabül etmesi, ediplerde “yaratıcı”nın yarattıklarında tecelli etmesi düşüncesinden hareketle derin bir heyecan uyandırmıştır. Lâle , Arap harfleri ile yazılır ve tersinden okunursa Hilal yani Ay olur; Hilal veya Ay da Osmanlı Devleti’nin amblemidir.
Fatih döneminde Karadeniz üzerine yapılan seferlerinde, lalenin anavatanı sayılan ve doğal ortamlarda yetişen Orta Asya’ya yakınlaşmıştı. Fethedilen yeni yerlerden ve komşu ülkelerde yüksek bedeller ödeyerek laleler alıp İstanbul’a getirmiştir. Fatih’in yanı sıra askerler ve çiçek meraklıları da yüksek bedeller karşılığında laleleri İstanbul’a getiriyorlardı. Kırım’ın fethinden sonra Kefe liman kentinden getirilen Kefe Lalesi’nin bu kültürün oluşmasına kaynaklık ettiği rivayet edilir.
Osmanlı’nın içine iyice girmiş olan lale, insanlarda bir hayranlık duygusu oluşturmaya başlamıştır. 15.yy.’da lale melezleri oluşturulmaya başlanmıştır. Kanuni döneminde artık bir çok lale çeşidi oluşturulmuş, insanlar laleyi günlük hayatın bir bütünü gibi benimsemişlerdir. Dünyadaki ve tarihimizdeki ilk lale deliliği yani bilimsel adı Tulipomania olan akım bu dönemde, 16. yy.’da başlamıştır.İnsanların laleye olan ilgileri sevgiden çıkıp adeta bir hastalık halini almıştır.
Kanuni’de bir gazelinde sevgilisinin yanağının rengiyle lalenin rengini mukayese eder; fakat hangisinin renginin üstün olduğuna karar veremez. Avrupalıların Muhteşem Süleyman dediği bu büyük hükümdar bile laleye olan ilgisini ve sevgisinin saklayamaz. Kanuni döneminde İstanbul’a I. Ferdinand tarafından Avusturya elçisi olarak atanan Ogier Busbecq, 1554 yılında İstanbul’a doğru yaklaşırken lale bahçelerinden etkilenir ve kitabında şöyle yazar: “Çiçekler o kadar güzel kokuyorlardı ki, bizler gibi alışık olmayanların başını döndürüyordu. Lalelerin kokusu pek azdır, fakat güzellikleri insanı hayran bırakır. Türkler, bu güzel çiçek için bol para vermekten çekinmezler.”
Busbecq’den 5 yıl önce İstanbul’a gelen bir Fransız hekimi olan B. Belon’da hatıralarında laleden kırmızı zambak adıyla bahsetmektedir. Kırmızı Zambak çiçeğinin soğanlarını elde etmek için pek çok yabancının, gemilerle İstanbul’a geldiğini gördüm” diye yazmaktadır. Charles Mackay’ın Lale Deliliği başlıklı araştırması da bu bilgileri doğrular niteliktedir. Anadolu’ya lalenin ne zaman geldiği belli olmasa da Batı Avrupa’ya 16. yy.’da Osmanlı’dan yayıldığı kesindir. Lale hayranlığı insanlar arasında iyice yaygınlaşmaya başlamıştır. Artık insanların pencerelerinde, sokaklarda, bahçelerde, üzerine giydiği kıyafetlerde yer kaplamaya başlamıştır. Özellikle hükümdarlarında ilgisini gören halk laleyi vazgeçilmezler arasına sokmuştur.
Evliya Çelebi Seyahatname’sinde şöyle bahseder laleden; “Kağıthane Lalesini görenin aklı perişan olur.” Bir seyyahı bile ilk gördüğünde bu kadar etkileyen güzelliği o dönemdeki insanları etkilemesine pek şaşmamak lazımdır.
İnsanımız laleyi o kadar benimsemiş ve önemsemişlerdir ki, 4. Mehmed zamanında Meclis-i Şükufe adında, araştırma enstitüsü kurulmuştur. Sadece lale incelemek için kurulmuş bu enstitüde, lale melezleri oluşturulmaya başlanmıştır. Lale temalı ve lale motifli, el sanatları ve edebiyat alanında yarışmalar düzenlenmeye başlanmıştır. Yine 4. Mehmed zamanında artık padişahlara gönderilen hediyeler arasında nadir lale soğanlarının bulunması saygınlık unsuru olarak görülmeye başlanmıştır.
Lale, bir devre adını verecek kadar ölümsüzleşmiştir Osmanlı İmparatorluğunda.Devlet yönetiminin kötüye gitmesi, insanların buhran içinde bulunması, kaçacak bir yol araması, insanları laleye yöneltmiştir. İnsanlar Lale Devri denilen bu dönemde artık bütün ülkede lale bahçeleri kurulmuş, laleler her köşeye koyulmuştur. Laleye olan bu ilgi artık üst safhaya çıkmıştır. Nedim’in şiirlerinin, şarkılarının tümünü kaplamaya başlamıştır. Nedim’in yanı sıra Necati, Nabi, Şeyhi gibi büyük ustalarda laleyi işlemiş laleye övgüler yağdırmışlardır.
TAC-I KAYSER LALESİ ÇALINIR
Lale devrinde ülkeye getirilmiş olan Tac-ı Kayser lalesini, Çırağan Sarayı’na diktiren üçüncü Ahmed, lalenin çalınmasının ardından tüm bahçeleri tek tek gezdirmiş, tüm ülkede o laleyi aratmıştır. Laleyi bulana veya getirene yüklü miktarda altın verileceğini duyurmuştur. Damat İbrahim Paşa’da laleyi bulabilmek için tüm ülkeyi gezmiştir. Bu kadar hastalık boyutundaki bir sevginin laleye gösterilmesi, lalenin o dönemdeki insanlar üzerindeki etkisini açıkça ortaya koymaktadır. Camilerin duvarlarında lale işlemelerinin bulunması da mistik bir simge olduğunu göstermektedir. Tasavvufi’de ise lale bir çok anlam içermektedir.Tasavvuf edebiyatında çok büyük yer kaplamaktadır. Osmanlı dönemindeki mimarların vazgeçemedikleri motiflerden birisidir lale. Günümüzde hala çiniciliğin baş motifidir.
HOLLANDA LALESİ OSMANLI’DAN GİTTİ
Hollanda ile Osmanlı arasındaki ilişkilerin başlangıcı da laleye dayanmaktadır. 1612 yılında Hollanda Osmanlı ülkesinde büyükelçilik açmıştır. Fakat kültürel olarak ilk ilişkiler bundan epey önce botanikçi Carolus Clusius tarafından başlatılmıştır. 1594’de ilk lale soğanını Hollanda’ya götüren Clusius, Leiden’e dikmiştir. Böylece lale artık Hollandalıların hayatına girmiştir. Osmanlı-Hollanda arasındaki ilişkilerde başlamıştır.
Ne yazık ki bundan sadece 150 sene sonra Hollanda’dan lale ithal etmeye başlamışız. Osmanlı’nın bu kadar benimsediği lale, daha sonraları yabancılara maledilmiştir.Günümüz de bile Hollanda’dan lale ithal edilmektedir. Osmanlı dönemindeki kadar olmasa da şuan bile lale çılgınlığı devam etmektedir. Bahar geldiği zaman yine bahçelerimizi laleler süslemektedir. Lalenin gölgesindeki imparatorluk, fiilen sona ermiş olabilir lakin şuanda manen yaşamaktadır…
-
-
nasıl arap harfleriyle lale yazılıp tersten okunursa hilal ay ne alaka orayı anlayamadım
لال tersten okuyunca da lale çok zorlarsan lal olur hi nerede
-
Lâlenin Osmanlılar tarafından bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de Arap harfleri ile ( ﻻ ﻟﻪ ) şeklinde yazıldığında, Allah ( ﷲ ) kelimesinde ki bütün harfleri kapsamaktadır.
şunu buldum
-
hypnot1c bunu yazdı:
-----------------------------Lâlenin Osmanlılar tarafından bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de Arap harfleri ile ( ﻻ ﻟﻪ ) şeklinde yazıldığında, Allah ( ﷲ ) kelimesinde ki bütün harfleri kapsamaktadır.
şunu buldum
-----------------------------tamam birleştirince o oluyor sondaki h e a okutur.
Doğru ben öyle düşünmedim yani ﻻ ﻟﻪ olunca tersten okunduğunda helal de olur hilal de olur halal de olur :) tamam şimdi çıktı. -
yawuz bunu yazdı:
-----------------------------hypnot1c bunu yazdı:
-----------------------------Lâlenin Osmanlılar tarafından bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de Arap harfleri ile ( ﻻ ﻟﻪ ) şeklinde yazıldığında, Allah ( ﷲ ) kelimesinde ki bütün harfleri kapsamaktadır.
şunu buldum
-----------------------------tamam birleştirince o oluyor sondaki h e a okutur.
Doğru ben öyle düşünmedim yani ﻻ ﻟﻪ olunca tersten okunduğunda helal de olur hilal de olur halal de olur :) tamam şimdi çıktı.
-----------------------------yazının içinde var zaten ebced hesabı filan okursanız.
-
hilal arapça bi kelime olduğiçün okutucu harf kullanılmaz ﻻ ﻟﻪ nin tersi hilal şeklinde okunur. helal kelimesi ise (he) ile değil (ha) ile yazılır
